3 Ocak 2012 Salı

"Parasız Yatılı"

Kırkıncı Yıl, Parasız Yatılı, Yoksulluk

Sözcükler kuşandıkları dünyayla vardır. Kimileri tatlı bir bahar habercisi usul, yumuşak; kimileri tahakkümün simgesi… Kimileri bir yazgı gibi ömürlere işlenen acıların habercisi, bellek mirasçısı…
Peki ya siz, şimdi uzaklarda kalmış beyaz yaka, karatahta günlerinde, yoksul çocukların ömürlerine bir piyangoymuş gibi kazınan parasız yatılı sınavlarına ağarık bir kara olan önlükleriyle erkenden gelerek -Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir-girdiklerini/ girdiğimizi/ girdiğinizi hatırlar mısınız? Parasız ve yatılı sözcüklerinin yan yana gelince yoksul sözcüğünün kan kardeşi olduğunu…
Sözcükler gerçeğin solgun görüntüsü, kimi yazarlarsa karanlık avcısı.
Uzun zamandır dönüp dönüp okuduğumuz Parasız Yatılı, Türk Edebiyatı’ndaki sarsılmaz tahtını mütevazı bir duruşla korumaya devam ediyor. Bilinçli bir ağırbaşlılıkla aktarılan öyküler, dilin gücüyle soluk alıyor. Ne mutlu ki zaman, yazın heveslisi bir okur gibi yanını yöresini temizleyip daha da görünür kılıyor bu güzel öyküleri. Yıllar önce okurla buluşan bir ilk kitap hâlâ izini sürüyor eksik, yoksul insanların.
Birbirinden farklı yaşamların hüzünlü bir uzaklıkla anlatıldığı öyküler yalnızlık, sevgisizlik ve yoksulluğun kapısına oyulan bir göz gibi…
20 Nisan. Güneşli bir hava. Ama neye yarar?
 21 Nisan. Güneşli bir hava. Ama neye yarar?
22 Nisan. Güneşli bir hava. Ama neye yarar?
Ben de meraklı bir okur olarak dayıyorum gözümü küçük deliğe; itilmiş kadınların kendi içlerine büyüyen mutsuzluğuna, çaresizliğine, kibrine tanık oluyorum. Sarı pirinç Fransız karyola, kuzine sobanın kurulduğu kocaman mutfak, baklava pırlanta yüzük, damla küpeler, patiskalar, bağda buğulu buğulu duran razaki, misket, çavuş üzümleri, mangal, maltız… Ayrıntılarla derinleştirilen mekânlarda kahramanlarımın kaderlerini daha iyi kavrıyor, onları daha yakınımda buluyorum. Ve bazen mutfak penceresinden görünen bir nehir sözcü oluyor yoksulluğun yazgı kıldıklarına. Genç bir kızın sahipsizliği Yusuf Ağanın erimiş, adaleli, sarkık karnının ağırlığı tüm bedeninde kayıyordu sanki ”cümlesiyle zehrini akıtıyor içimize. Nehir kuduruyor “Yağışlardan o yıl nehir iyice kabarmıştı. Şişmiş hayvan ölüleri suyun dönüşlerindeki köşelere takılıyordu. Bunlar büyükbaş hayvanlardı.” Yusuf Ağanın nehirde sürüklenen büyükbaş hayvanlardan biri olduğunu mu düşünmek istiyoruz. Yoksa körpe bedenin diğer sesleri çoğaltarak unutmaya çalıştığı erimiş, adaleli, sarkık karnın ağırlığının üzerinde kayıyor oluşu mu?
Ellerimi dayayıp gözümü yasladığım kapının ardında çoğunluk anneler, kayınvalideler, küçük çocuklar gördüğüm, öyle ya moda deyimiyle “en zayıf halka” onlar. Çizilen karanlıkta hemencecik yolunu yitiren, ağırlıksız olanlar. Kimi, yaşadığı yerleri bırakıp gelen, yoksulluğa yalnızca onunla katlanılan göçmen bir yenge; kimi, küçük kızıyla bi başına kalan anne. Ne çocuk, ne kendi… Ölüm bir seçenekmiş gibi durur aklında…
Parasız yatılı, adını verdiği öyküde yoksul çocuk için bir kurtuluş, bir yeni yaşam müjdesi olurken, Su Ustası Miraç’ta zengin çocuğun parasız yatılıya girmesi ailesi tarafından bir küçümseme, dışlama nedeni olarak görülür. Kitaptaki farklı öykülerde de karşımıza çıkan parasız yatılı bir altını çizme, bir açık etme eylemidir ki bu “Parasız Yatılı” adlı öyküde doruk noktasına ulaşır. Her anlatıda bambaşka hayatların içinde duran bu sözcükler okuru yine aynı kapıya çıkaracak, yazarın dilinde yoksulluğu açık eden en önemli gösterge olacaktır.
Öyküler anlatı zamanına uygun sözcük seçimi ve incelikli ayrıntılarla siyah beyaz bir film karesinden akıyormuş izlenimi yaratılarak aktarılır. Yalın bir dil, ayrıntıcı gözlemin ürünü atmosfer, evrensel acılarımız üstünde yükselen anlatılara ortak eder bizi… Bunca acı böylesi bir naiflik içinde nasıl anlatılır derseniz dönüp dönüp dil ve anlatıma bakmalısınız. Tüm bunları kahramanlarına doğru yerden bakarak anlatabilmek, ancak yoksulluğa açılan düşünülmüş, akıllıca bir savaşla gerçekleştirilir. Füruzan da bunu başarmış ”Hayır demenin gerekliliğini bilmezdim ki!” diyenlerin çaresizliğini yazarak “Parasız Yatılı”yı öyküleriyle bir karanlık avcısına dönüştürmüştür.
Gözümü dayadığım yerden ayırıp olduğum yere oturuyorum. Kırk yıldır çoğalan kitabın sayfalarını çevirirken Haraç adlı öyküde, altını siyah kurşun kalemle çizdiğim bölümde kalıyorum.
 Konağın getirine götürüne seni koştururuz. Burada yer içer, efendilerine saygılı, boynu bükük olmayı öğrenirsin…
…boynu bükük olmayı öğrenirsin…
…boynu bükük olmayı…
…boynu bükük…

Bu yazı Kitap-lık Dergisi Eylül 2011 "Füruzan ile 40 yıl" dosyasında yer almıştır.