14 Ocak 2013 Pazartesi

Kitaplara Dair...


Susuyorum ama unutmuyorum diyenlere: Karga Zarif

Öykünün kendine has seslerinden Murat Yalçın, okuru bildik yollardan kuşatmak istemez; farklı arayışlara çıkıp aykırı yollara sapar. Dile ilgisi tükenmez, unutulmaya yüz tutmuş sözcüklerle etkileyici söyleyişler çatar. Kimi imler metinlerinin can alıcı unsurudur. Kalemini yazının tüm olanaklarını kullanarak zenginleştirir. Bunca yenilik yanında sokağı, sokağın dilini ustalıkla kullanır. Yerel söyleyişler, küfür, deyimler bolca yer bulur onun öykülerinde, hatta kimi zaman bir Hulki Aktunç Büyük Argo Sözlüğü eşliğinde bir kez daha okumak gerekir onun metinlerini.
Yalçın’ın yeni kitabı Karga Zarif on öyküden oluşuyor. Bunlardan kimi uzun, kederli hikâyeleri dillendiriyor. Kitabın ilk öyküsü Kanunun Solist Olduğu Gece, yatağa bağımlı bir dolmuş şoförünün gözünden anlatılır. Onun yürek paralayan yaşam öyküsü, kendi hayatına izleyici olmanın acısını derinlerde hissettirir. Kahraman kâh geçmişe kâh âna döner. Dokunamadığı, dâhil olamadığı hayat onu içten içe tüketir. Karısının bir başkasıyla yakınlaştığını, eve gelen gençlerin bile cinsel arzuyla ona baktığını kurar. Tam kapısının önünde duran dolmuşunun günler geçtikçe dağılıp dökülmesi, şoförün hayatını okurun gözünde daha etkili kılmak için kullanılan etkili bir büyüteçtir. Dolmuşu da onunla birlikte paslanmakta, kırılıp dökülüp yaşamın dışına itildiği yerde çürümektedir. “Dünya” dediğim, artık dönmesi durmuş bir oyuncak. Geçmişin hatırına duruyor, dönmese de… diyen kahraman, acıyı bitirmenin yolunu elbette bulacaktır.  Yalçın’ın kalemi oyunlara yatkındır. Okurunu, kiminde rahatlıkla dâhil olabileceği, kiminde yalnızca izlemekle yetineceği oyunlara sokar. Yazma eylemine, sözcüklere, yazarlara, kalıplaşmış tanımlamalara göndermeler yapan söyleyişler, öykülerin arasına serpiştirilir. Hani, nasıl demeli, vezir olmaya giden piyon kararlılığıyla koyuldun yazmaya. Unutma, açlığını bastıracak bir şeyler atıştıracak yerde, ardından atlı kovalıyormuşçasına, oturup bunu yazdın. Bunu yazacağına bun’u yazsaydın ya…  Bana Hikâye Anlatma ya da Çıkmamış Cana Son El Ateş kitaptaki en uzun öyküdür. Öfke duyulan birine yazılmış bir mektup gibidir.  Kadın anlatıcı ağzından aktarılan, küfrün bolca kullanıldığı öykü, dipnotlarla genişletilir. Bu dipnotların kiminde okura seslenir anlatıcı. İlginçtir edebiyat dünyasının görünmeyen yüzüne tutulan bir ayna gibidir Bana Hikâye Anlatma ya da Çıkmamış Cana Son El Ateş. Yalçın’ın kalemi yaşamın anlamsızlığına işaret ederken, bir o kadar da ironiye yaslanır. Arka kapak yazısında da aktarıldığı gibi ona göre yaşam göz açıp kapayıncaya kadar geçmektedir ve onu anlaşılır kılmaya çalışmak boşunadır.  Nitekim kitabın son öyküsü Uygarların Geçtiği Nehir; Ana rahminden çıktım koştum pazara, bir kefen alıp döndüm mezara cümlesiyle bitirilir ki bu kitabın kapanış cümlesidir.  Kibrit Suyu adlı öyküde de benzer şeyler beklemektedir okuru, vazgeçişler, hiçlik; Hayat bir vakit kaybını öbürüne yeğlemekten başka nedir? Yine aynı öyküde gerçeği görmenin büyüsüne kapılanlara seslenilir: Dahası gerçeği ne kadar iyi algılarsan o kadar acı çekersin. İkisinin arasını tam bulamadan bitersin. Yeryüzüne bu dramı yaşamaya geldiğimizi bilelim dostum.  Murat Yalçın, günlük yaşamdan aşina olduğumuz kimi adları da taşır öykülerine, onları bir rüyada yan yana getirir, konuşturur. Onun kalemi bir yanda kederli hikâyelere uzanırken, bir yanda tatlı bir ironiyle keyiflendirir okura. Karga Zarif “Susuyorum ama unutmuyorum”diyenlerin dünyalarında dolanır, yaşama fırlatılmışlığın acısını duyurur. Yazma eylemi, yazarlar, ayrıcalıklı yerlere oturtulup kutsanmaz öykülerde, cesur çıkışlarla kalem oynatanlara da ayna tutulur. Yine de ölüm korkusundan yaza duruverir kahramanları; Ölüm korkusuyla yazadurdum. Ölüm acısını duydum da etimden et koparıp söze dürdüm. Ölümümün ardından okunsun gitsin istedim uzaya mıhlı sözlerim… Öd acısıyla çatılı diller döktüm kitaba, imdat kurmaca!
Karga Zarif, has edebiyatın izini süren okura dil zenginliği eşliğinde, çoğul anlamlar vadederek keyif kapısını aralıyor.  Öykünün büyülü kollarında kederli, gülümsemeli okumalar… 

10 Ocak 2013 Perşembe

Kitaplara Dair


Öykünün Genç Sesi

             2010 yılında Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’ nü kazanan Pelin Buzluk’ un yeni kitabı,  Deli Bal’ın ikinci baskısıyla eşzamanlı olarak okurla buluştu.
Can Yayınları tarafından basılan Kanatları Ölü Açıklığında on üç öyküden oluşuyor.  Buzluk, ilk kitabında kurduğu sarsıcı üslubu serinkanlı bir anlatı evrenine taşıyor Kanatları Ölü Açıklığında’ da. Kahramanlarını cesurca, çoğunluğun görünür kılmaya çalıştıklarına inat insanın karanlığında gezdiriyor. Farklı coğrafyalarda, gerçeküstü kurgu dünyalarında gezinirken söylencelere yaslanıyor. Kimi öykülerinde- Saklambaç - hikâyeyle başat yürüyerek kuruyor atmosferi; korunaklı bir kuyu yaratarak, anti militarist bir ninni söylüyor. Yaralayıcı, kıyıcı duygulara işaret ediyor. “Kayıplarımız”ın hiç dinmeyen acısını sesliyor.
 Kanatları Ölü Açıklığında Yorgancı Yorgo’nun oğlu İbrahim’in kederli hikâyesiyle açılıyor. Babasının ölümü ardından, öykü anlatıcısının ailesi tarafından sahiplenilen, okura kendini anlatacak bir cümle bile kurmadan, başı önde yitip giden İbrahim’in hikâyesi. Öykü döngüsel bir anlatımla adım adım bütünleniyor. Anlatıcının soğukkanlı aktarımıyla babasız bir çocuğun ”İbrahim Dağı”nda yitişine tanıklık ediyoruz.  Ne trajik ki içinde kahramanımızın yittiği yer onun adıyla anılır oluyor: İbrahim Dağı.  Babam onu eve getirdiğinde ben sekiz yaşındaydım. Abim on dört. Ufaklıklar altı ve dört. Kızlar on beş ve on bir. Babam eve üzgün gelmişti. İçeri girince kapıyı örtmeye davranırken geride onu görmüştük.” İbo gir içeri,” demişti babam. “Kardeşinizdir. Aranıza alın. Oynayın. Yer verin.” Geldiği gün kızlar arka avluda yıkadılar onu. Bir yandan tasla sabunla vuruyorlardı kafasına. Niyetleri iyi ya da kötü değildi. Niyetsizdiler… Evin çocuklarındaki bu niyet (sizlik) İbrahim’in yitişine kadar sürüp gidiyor.
Buzluk’ un kalemi nahif söyleyişlerden uzak, cesur, kimi yerlerde saldırgan. İbrahim Dağı bir yanıyla kıskançlık gibi sıradan duyguların hepimizin içinde olan kıyıcı karanlığa doğru yol alabileceğini gösterirken; bir yanıyla “İçinde yetimlerin beslendiği evler”i kutsayan yutturmalık bakışa, sarsıcı bir itiraz sanki.
Olağanı anlatmak istemeyen bir yazar;
Kanatları Ölü Açıklığında’ da yer alan öyküler, farklı coğrafyalara, çizgidışı yaşamlara uzanıyor. Bir öyküde Hindistan’da ölü yakarak geçimini sağlayan kahramanın, yaşamını değiştirme, yeni yollara çıkma arzusuna ortak olurken; bir başka öyküde zengin evinin duvarında açılan küçük oyukta yaşamını sürdüren bir evsizle tanışıyor; bir diğerinde ise kopuk bir parmağın sahibini bulabilmek için Pakistan’a giden bir esrikle yol alıyoruz.  Buzluk, yaşamın içinden seçtiklerini Kanatsız adlı öyküde olduğu gibi sokakların yasaklı, balkonların sokak yerini aldığı gerçeküstü kurmaca dünyalar kurarak anlatılıyor. Okura sonu bilinen hikâyeler anlatmak yerine güçlü bir atmosfer kurarak metnini var etmeyi seçiyor. Kasap Havası adlı öykü ise kahramanımız Asiye’nin bindiği minibüsün, yoğun kar yağışı nedeniyle Dikmen yokuşuna çıkamamasıyla başlıyor. Minibüsten yokuş başında indirilen yolcuların kar oyunlarındaki çocuksu neşesine ortak ediliyor okur. Bu çocuksu neşe Asiye’nin ısınmak için bir kasap dükkânına girişiyle gerilimli bir mecraya doğru evriliyor. Dükkân sahibiyle kahramanımız arasında geçen kafa karıştırıcı diyalog, içerinin sıcaklığı Asiye’nin âdeta dışardaki kar gibi gevşeyerek kendini bırakmasına neden olurken, boynundaki ipe astığı kuş ve tavşan ölüleriyle içeri giren adam, var olan gerilimi iyiden iyiye artırıyor. Asiye’nin adama “Uzun ölürler mi?” sorusuyla gerilim dozu artan öykü, kapanışta aynı sorunun boşluğa asılı bırakılmasıyla okuru oyuna dâhil ediyor. Asiye’nin sonunu hayal etmekse, ipuçlarını yazarın verdiği kurmaca dünyada kalarak, yeni aramaları gerektiriyor.
 İlk kitabı Deli Bal’da saldırgan kurguları -2.9 Saniye- giyotin hızı sarsıcılığıyla okura bulaştıran Buzluk, bu defa usul usul anlatarak öykülerini okuru daha da yakınlaştırıyor çattığı dünyalara. Sarsıcı kurgulara alışkın okur yeni okumalara uzanıyor. Atmosfer kurmadaki kıvrak kalem oynatış -Puslu Bahçe, Sürek, 62 Tavşanı- ikinci kitapta çoğalarak sürüyor.  Buzluk Kantları Ölü Açıklığında’da yer alan hemen her öyküde kıyıda kenarda kalmış sözcükleri, yerel söyleyişleri kullanıyor. Anlaşılıyor ki okura metni hatırlatmanın, öykünün içinden çıkıp metne dışardan bakmanın yollarından biri de bu sözcük kullanımda saklı yazara göre.
Deli Bal’la öykü okurunun aklında sarsıcı izler bırakan Buzluk, Kanatları Ölü Açıklığında’ da yeni tatlar eklemiş anlatı evrenine.  Eksiltili cümlelerin, etkileyici kurgu dünyalarının eşliğinde taze bir yolculuk çağrısı Kanatları Ölü Açıklığında. Öykünün çarpıcı dünyasında yeni sesler arayanlara, keyifli okumalar.

Bu yazı 5 Ocak 2013 BirGün Gazetesi Kitap Ekinde yayımlanmıştır.

6 Aralık 2012 Perşembe

Kitaplara Dair


AKORTSUZ VE GARİP, AHENKLİ SES: ORHAN VELİ

Bugüne değin antolojilerde bir iki öyküsünü okuma şansına eriştiğimiz Orhan Veli öykülerini bir kitapta, topluca görünce keyifle rafa uzandım. Gri tonların hâkim olduğu kapakta Orhan Veli’nin narin yüzü gülümsüyordu. Üstat bir meydan kahvesinde ahşap sandalyeye oturmuş, sol koluyla koltuğunun altına sıkıştırdığı diğer sandalyeyi kendine doğru çekmişti.  Her zamanki gibi ceketli ve kravatlıydı, çıkık alın kemiği, yuvalarına çökmüş gözleri, her gün harflere uzandığını düşlediğim ince uzun parmakları… Çelimsiz görüntüsü yıllar önce okuduğum İşsizlik adlı öyküsündeki aç kahramanı anımsattı bana. Gerçi epeydir Orhan Veli adını duyduğumda şiirleri yerine bu öyküyü anımsar olmuştum ya. İşsizlik adlı keyifli öyküde kurmacanın yan unsuruymuş gibi duran ayrıntı yazar tarafından nasıl da ustalıkla metnin ana bileşeni haline dönüştürülmüştü.  Kitabın içinde yer alan hemen her öyküde açlıktan bahseden öykü kahramanları da ilgi çekici, huysuz, orta halli insanlar arasından seçiliyordu. Orhan Veli şiirlerinde görülen doğa sevgisi öykülerde de okura hissettirilecek kadar canlı, metnin iliğine kemiğine sinmiş.  Bir yazı yazmak istiyordum. Kâğıdı kalemi aldım taraçaya çıktım. Taraça dediğim oturduğum otelin en üst katında. Hava da domuzuna güzel. Ilık bir mart güneşi, iliklerine kadar ısınıyor insan. Böyle havalar, kış sonunda, çok kişileri mesut eder. Doğa onun metinlerinin vazgeçilmezi,  öyle ki kahramanları davranışlarını bahara bağlıyor, güneşli, denizli düşüncelere dalıyor.
Çoğu yazarın yapıtında simgesel bir gönderme yapmak için seçilmeyecek kimi eşyalar -işiniz düşer, bilmediğiniz bir semtte kalırsınız. Yemek zamanı geçmiş, karnınız acıkmıştır, “bir aşçı dükkânı bulsam da iki lokma bir şey yesem” dersiniz. Dolaşırsınız, sağa bakarsınız, sola bakarsınız, yiyecek bir şey göremezsiniz. Dükkânların camekânları, musluklar, testereler, ip yumakları, kurşun borular, tahlisiye simitleri cinsinden mallarla doludur- onun öykülerinde anlatıyı besleyen, meseleyi okura daha bir güçlü ve benzersiz şekilde hissettiren Orhan Veli üslubunu görünür kılar.  Deneme gibi başlayan öyküler acaba hikâye mi yazsam? Hikâyede konunun pek o kadar mühim olmadığını söyleyenler de çıktı. Ama ne olursa olsun, bir vaka lazım. O vakanın bir başı bir sonu olması lazım. Üstelik vaka da, alışılmış bıkılmış vakalardan olmamalı… söyleyişiyle başka bir mecraya sürüklenir. Okura öykünün bir parçasıymış gibi sunduklarını hızla inkâr eder ya da önemsiz bir ayrıntıyı geniş bir alana yayarak okuru şaşırtmayı, keyifle metnin içine tutmayı başarır. Kahramanları canlı, hayatın içinde insanlardır, kederli görünseler de hepten teslim olmamışlar, bir kenara çekilip tek başlarına kalmamışlardır. Hemen hepsi insanların arasına karışmayı, içmeyi sever. Hayatın içinde kalmayı insanlarla birlikte olmaya tercih eden bir halleri vardır. Yalnız, umutsuz kahramanlar yoktur onun öykülerinde.  Orhan Veli benzerine az rastlanır söyleyiş renkleriyle zaman zaman İlhan Durusel’in ironi yüklü mizah anlayışını düşündürse de sözcük ve ayrıntı seçimiyle ondan ayrılıyor. Öyküleri bitirdiğinizde tatlı bir tebessümle yaşama bağlanırken, bugün unutulan kimi sözcüklerle dilin büyüsüne, yolculuğuna tanıklık ediyorsunuz. “Bir ayak atışı vardı övmelere seza.” “ Bazlamalar paralanıyor, peynir tatlılarına uzanılıyor, bakraçtan bardağa şarap dolduruluyordu.” Kitabı kapattığınızda bazlamaları paralayan sıcak, hayat dolu kahramanlarla dopdolusunuzdur.
Kitabın sonuna eklenen Orhan Veli Edebiyat Hakkında Konuşuyor adlı bir röportaj ise onun edebiyatçılara dair düşüncelerinden tutun, divan edebiyatı da dahil birçok konudaki ilgi çekici yorumlarını okura sunuyor.
Şiirleriyle tanıdığımız Orhan Veli, şaşırtıcı güzellikteki öyküleriyle karşımızda. “Cep delik, cepken delik; kol delik, mintan delik; yen delik, kaftan delik; kevgir misin be kardeşlik!” dizelerinin şairi öykülerinde de aynı söyleyiş güzelliğiyle okuru kucaklıyor.  Yapı Kredi Yayınlarının Raşit Çavaş editörlüğünde okurla buluşturduğu “Hoşgör Köftecisi”ni başlı başına bir armağan saymalı öykü severler.


Notos Ekim - Kasım 2012 Sayısı

9 Ekim 2012 Salı

Deneme



SAHİ, BEN NEDEN YAZIYORUM ANNE?

Bana neden yazdığımı soruyorlar anne, yazarlar “neden” yazar? Bu o kadar zor, o kadar basit, o kadar karmaşık, o kadar yalın bir soru ki…
Kimine göre yarına kalmanın en saygın yolu yazmak, kimine göre kendini tanımanın, kimine göre özgürlük istemenin, kimine göre arkadaşları tarafından daha çok sevilmenin, kimine göre kendini dinletmenin… Peki, ben neden yazıyorum anne?
Sözcüklerin ve insanın gizlerinin bilimin tüm olanakları kullanılarak çözüldüğü, reklamcıların şiirin koynundan çaldıklarıyla iş gördüğü bir dünyada sözcüklere yanaşmak katlanılmaz değil mi? Böylesi bir yüzyılda susmak en büyük samimiyet göstergesi derken yakalıyorum bazen kendimi. Bildikçe tükenen, konuştukça eksilen diye bitiriyorum öykülerimi… Ben neden yazıyorum, kime ne anlatmak istiyorum? Yazmaya başladığım günden bu yana öykülerimde bir resim gizli anne... Geçmişime, yalnızlığıma, cellatlara, itilmişlere, eksik kadınlara, yaralı çocuklara, yalnızlara, çoğunluk olduğu için güçlü olduğunu düşünenlere kurduğum dünyanın sokaklarından sesleniyorum. Kiminde gözyaşlarına boğuluyorum, kiminde gırtlak gırtlağa savaşıyorum, sonunu asla bilmediğim dünyaların peşine düşüyorum. Bazen yazarken yazarken çocukluk evimizin korkuluksuz balkonuna varıyorum, babamın kendi elleriyle yaptığı evimizin. Balkondan aşağı büyülü bir uçurum sarhoşluğuyla eğiliyorum. Kardeşlerim bambaşka düşlerin peşinde, senin gölgen dikiş makinasına eğik, bakıyorum bakıyorum da anne, uçurumun dibinde başka çocukların ölümlerini görüyorum. İnsanlar sokaklarda dolaşıp yaşama karışırken, kimi kederlenip kimi coşarken uçurumun dibine bakıyorum, öyle… Ki gördüklerim nedense aklımdan silinmiyor, kalbim tanıklık etmenin acısıyla dağlanırken, unutmak istiyorum bazen, çok, hem de çok. Sonra ben de biraz ölüyorum onlarla birlikte. Öyle her zaman kederli değilim, koşup oynayıp deli gibi güldüğüm de oluyor. Ama o balkondan eğildim mi… Usul usul ölmeye katlanmak için yazıyorum belki…
Düşünüyorum da bir yazıyı eşsiz kılan onun içinden uç veren samimiyettir. Bu günlerde en çok bu tür yazıları seviyorum, özlüyorum. Yarına kalmakmış, dünyayı değiştirmekmiş, insan olmanın büyülü anahtarı... Dönüşüm bu samimiyetle başlıyor bence. Kendimle kaldığım zamanlarda- yazarken- bilinmez yanımla karşılaşmak şaşırtıyor beni, seziyorum bu görünen benim karanlığım, çoğu insan yaşam tarafından sınanarak karanlığıyla yüzleşirken, ben sözcüklerin arasına karışarak yaşıyorum bunu, böylece değiştiremediklerime arkamı dönüyorum. Kendi karanlığımı tanımayı dış dünyayı tanımanın yolu sayıyorum.  Belki kendimden geçerek dünyaya dokunmak için yazıyorum, ne dersin anne?
 Bir de amansız bir düşbazım ben, doymuyorum düşlere, oyunlarla hayata bağlanıyorum. Kedere belenmiş yanım kadar güçlü düşbaz yanım; afacan, gözünü budaktan sakınmayan yanım… Ender bulunan mücevherini sakınan bir milyoner gibi sakınıyorum bu yanımı. Düşbaz yazarlara yaslanıp zevkle coşmasını sağlıyorum.  Ah, kurmacada oyun ne tatlı, ne eğlenceli avuntudur bir bilsen anne? Gerçeğe karşı güç kazanmak, ona katlanabilmek için oyunlara karışıyorum. Yoksa bir düşünsene, ölümü bekleyerek yaşamaya yazgılı zavallılarız biz, ne bahtsızlık değil mi? Bunu unutarak yaşayanlara şaşıyorum, bir çocuğun bunaltıcı yaz akşamında komşu evde gördüğü ölünün ayaklarına bakışı gibi merak ve korkuyla bakıyorum katı bedenlere. Kim bilir belki ölüm acısına katlanmak için yazıyorum.
Kimi zaman da yinelen bir ses kalbimden vuruyor beni, yalnız onun melodisini, bir kez daha duyabilmek, onu görünür kılabilmek için yazıyorum. Dilin müziği en çok şiirde gizli. Dalga sesleri yaratmak için Dalgalar romanını yazan Virginia Woolf’ u hatırlasana…
Ah anne bana neden yazdığımı soruyorlar. İnsanı ve hayatı anlamak için de yazıyor olabilirim demek istiyorum, sanki bu mümkünmüş gibi… Kırk yıldır kapı aralarından konuşmalarınızı dinlemekteyim. Kafam hep böyle şeylerle dolu olduğu için uydurmak da kolay oluyor. Ezbere bildiğim bu sözlere edebi bir biçim verdim o kadar,* da demek istiyorum.
Sahi, ben neden yazıyorum anne? 

Şenay EROĞLU AKSOY

*Yeraltından Notlar
Dostoyevski

Bu yazı İzafi Dergisi'nde yayımlanmıştır."Yazarlar Neden Yazar"

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Kitaplara Dair...


NAHİF DÜNYALARIN GÜÇLÜ SESİ

Amerikan Edebiyatı’nın önemli isimlerinden Raymond Carver’in yirmi iki öyküden oluşan kitabı “Lütfen sessiz olur musun, lütfen?” adıyla okurlarla buluştu. Can Yayınları’nın “öykü şenliği” sloganı eşliğinde bir dizi kitap basması gerçekten de şenlik coşkusu yarattı okurda. Kirli Gerçekçilik akımının öncülerinden olan yazar günlük hayatın içinden seçip aldığı kirli gerçekleri unutulmaz bir biçemle kazıdı zihnimize.
 Bir söyleşide kısa öyküye yaşamın kedisine dayattığı koşullar yüzünden yöneldiğini söyleyen Carver olduğundan daha değerli kılmaya çalışmaz yaptığı işi, kişiliğindeki bu alçakgönüllü duruş öykülerinde de görülür. Kimilerine göre bu yorum bir yanılgıymış gibi algılansa da samimiyeti etkileyicidir. Kısa öykünün kısıtlı olanakları içinde yarattığı biçemle diğer yazarlardan ayrılmayı başarır. Ölümünün ardından daha da ilgi görür öyküleri, genç yazarların eğildiği adlar arasına girer.
Öykülerine dair bir soruya “Okurda bir beklenti yarattığım ve bu beklentiyi karşılamadığım gerçek” diye yanıt verir.
  Carver öykülerinin işaret ettiği toplu iğne başı gibi küçük bir yara olsa da okura gösterilmek istenen derindeki büyük sancıdır. Sarsıcı olaylar yoktur onun öykülerinde, dil bir cila gibi anlatıyı etkili, görünür kılmak için kullanılır, yazara farklı olanaklar sunan edebi sanatlara neredeyse hiç yanaşılmaz, tıpkı yaşamın içinden seçip aldığı sıradan ayrıntılar gibi öykü bileşenlerini birbirinin önüne geçirmeden nahif bir dünya sunar okura.
Akşam Okulu adlı öyküde “kendi ailenden biri tarafından aldatılmak işte sana gerçek kâbus” cümlesi üzerine oturttuğu anlatısını, sıradanın görünmezliğiyle, taraf olmanın keskin sınırlarında gezinmeden aktarır. Öyle ya günlük koşturmacanın içinde hepimiz birer “kör”e dönüşmez miyiz?  Öykü anlatıcısının derinleşmiş kırgınlığı önemsiz bir mesele yüzünden açık edilir. Alıştıklarımızın, her gün tekrar ettiklerimizin arasında mıdır derindeki karanlığın izi. Yaşamın toplamı onulmaz yaralar açmıştır da içimize, onu görünür kılmak incecik bir sızıya mı bırakılmıştır. Evet, Carver ‘in öykülerinde onu görünür kılmak incecik bir sızıya bırakılmıştır. Peki, bunları görmek ayrı bir göz geliştirmeyi gerektirir mi? Onun kahramanları bu göze sahiptir ve yaralarını teslim olmuş, vazgeçmiş bir edayla okura gösterirler. O ince sızıyı okura bulaştırdıktan sonra dönüp giderler sıradanın içine,  aynı hayata karışırlar. Parçaları birleştirmek okura kalır, mutsuzluğun uzaktan göründüğü kadar anlık olmadığını hemen hisseder okur, yazarın becerisi de buradadır. Işıltılı sahneler kurmadan, sarsıcı olaylar anlatmadan yapar tüm bunları.
“Lütfen sessiz olur musun, lütfen?” adlı kitapta yer alan öykülerde yoksunlukların, yoklukların, kadın- erkek ilişkilerinin, insanlık durumlarının, gençlik duygularının ağırbaşlı bir tutumla öykü dünyasına taşındığına tanıklık eder okur. Kiminde zaten işsiz olan bir adama elektrik süpürgesi satabilmek için eve girmenin yolarını arayan bir satıcının dramı; kiminde karısı tarafından aldatıldığını düşünen adamın, insan olmanın büyülü sınırlarında dolaşışı; kiminde yalnızca geçim sıkıntısı yüzünden çekilen acılar, kiminde ilk gençlik yıllarına özgü cinsel açlık ve yabancılaşmaya ortaklık ederiz. Bir öyküsünde de okura tatlı bir oyunda eşlik ederek “Bunu anlatmak, doğru anlatmak için bir Tolstoy gerek” dedirtir kahramanına. Kimi durumların yazarların gözünden daha doğru anlatıldığına bir övgüdür bu cümle, bir yanıyla cümleyi kurdurttuğu karakterin kişiliğini açık ederken bir yanıyla sevdiği yazarı selamlar Carver. Yine aynı öyküde “yazarları bilirsiniz…”dedi Mrs Morgan, Paula’ya “abartmayı severler…”“Kalemin gücü”  dedirtir. Keskin çıkışlar yer bulamaz Carver’in yazın dünyasında, bir eliyle var ettiğini diğer eliyle yıkıverir, çoğunluk, bu kafa karışıklığı öğretilmişe aşina okuru uyanık tutmanın yollarından biridir, sızı hissettirilse de varılan sonlar pek de öyle alışılmış değildir.
Carver okumak adına yaşam dediğimiz o büyük bilinmezin göstermeden içimizden eksilttiklerine bakmak, nahif bir dünyanın parçası kılınarak da güçlü sesler çıkarabilmek, ayrıntıların kurduğu sarsıcı sonlara ulaşmak, bir yazarın kalbini sevmeyi öğrenmek ve “Tanrım, bize yardım eder misin, Tanrım?” diyenlerin seslerini duymaktır.  

 Bu yazı Notos Haziran Temmuz 2012  sayısında yayımlanmıştır.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Kitaplara Dair...


Yazarlar söyleyişler: Kontrol Kalemi

Yazıya gönül verenler gayretli bir miço gibi yerleri temizleyip paspas atmakla başlarlar işe. İlk ürünler dergilerde yayımlanmaya başladı mı hevesle haykırırlar okyanus ortasından “Kara göründüüüüüü!” İşte tam da o günlerde öğrenmek istedikleri, silueti belirmiş olan karada, fenerli ya da fenersiz dolaşan düşlerinin yazarlarının ne yiyip ne içtiği, nerelerde gezinip, kimlerle hasbihâl ettiği, kimi görünce yüz çevirdiği, neler okuduğu, yanından ayırmadığı defterine hangi notları düştüğüdür. Daha karaya ayak basmadan kimlerin izlerinin sürüleceği özenle hesaplanarak ince pusu ayarları kontrol edilir. Bu çabanın içinde gelişme, o dünyayı tanıma arzusu saklıdır.
 Murat Yalçın tam da bu yanımızı eyleyen bir e-kitap yayınladı geçenlerde. Kendine kalırsa  “öbür elinden çıkan” bir ardına bakış derlemesi… Edebiyatın, çoğunluk göbeğinde geçmiş yıllarını 1000 nottan oluşan, yine kendi yorumuna göre “cellat” söyleyişlerde derleyip topladı  bir e-kitabın sayfalarında… Bunlara günlük demek pek yerinde olmaz sanırım, deneme tadında fakat biçim ve üslup açısından öykücü Murat Yalçın imzasını taşıyan etkileyici alımlamalar… Anlatmak istediklerini eveleyip gevelemeden, alnının ortasından mıhlayan, sözcük seçme becerisi kıskanılası, bir de öyküleriyle kardeş benzerliği taşıyan söyleyiş güzelliği…  270. notu okurken Konuşmasak da olur adlı öykü hemen sıyrıldı zihnimdeki yerinden, notların çoğundaysa benim için vazgeçilmez öykülerden olan Hat:taa ‘nın yazarının dokunuşlarını gördüm;
Hat:taaa…
1976: Uzağın uzak olduğu zaman.
Amcam:Kavuniçigemilitükenmezkalem.
Babam: Büyük Atlas
Ben: Görmüş geçirmişlerin aslında züppeliklerle dolu hayatlarına gıpta eden “Haritada bir Nokta.”Et,ot,kuzu ve kurdu aynı sandalla karşı kıyıya geçiremeyen. Hayatını bezdirici dolaylamalarla bezeyen.
“Sen, gemisi kalemine tutsak düşmüş adam, sen, üstümüze mürekkep sıçratan, zifos, sen, sesimizi kendi sesine kurban eden densiz, sen uzaklardan uzak adam, sen, harflerin karnında yaşayan cenin, sen, kıyılarda başını kuma gömen aymaz, sen, kıyısız adaların sürgünü, sen, yalçın dağların efendisi, sen, mağara örümceği, kimin hikâyesini kime anlatıyorsun” demezler mi? *
M. Yalçın Kontrol Kalemi’nde edebiyat dünyasının kendi içine kapalı hırslarından, kavgalarından, dostluklarından, az da olsa tatlı paylaşımlarından dem vuruyor sıklıkla. Yalnızlığını korumak için en zorlu silahları kuşanmış, hüzünlü bir yazarın iç dünyasına alıyor bizi. Bir yanı yazının coşkusunu yaşarken, bir yanı yorgun,
194. not
"Dünyaya böyle çıplak bakılabileceğini bilmezdim. Ama beni asıl ürküten benden başkalarının da olması.”
719.not
 “…Varlığımla yokluğum arasında bir ayrım bulamamanın burukluğu dolduruyor içimi…”
Bir yazarın kendine ve insana eğilişiyle vardığı noktayı, ölümün yazgıyla sarhoş edici ortaklığının dayattığı hiçliği, Bilge Karasu, Can Yücel, Sezai Karakoç’la paylaşılan kimi hüzünlendiren, kimi gülümseten anıları bulmak mümkün Kontrol Kaleminde.  Onlarca aforizma Murat Yalçın’ın kitaplarla kurduğu yoldaşlığın vazgeçilmezliğini hissettiriyor. Bir kendinden bir sevdiği yazarlardan alıntılarla, karanlıkta duran fotoğrafları ışık çakımlarıyla birleştiriyor. Bu kesintili aktarım kendi içinde bütünlenen bir resmi seriyor gözlerimizin önüne. Sevdiği yazarları ölümlerinin ardından, bıraktıklarını sesleyerek yaşatıyor. Arada, oğlunun tatlı, çocuk dünyasından, ona bakışını yine ironik bir anlatımla aktarıyor. Roman, öykü kıyaslamalarına yanıt veriyor. Geçmişte tanıdığı yazarlarla bugünkülerin edalarından dem vuruyor. Yazın piyasasından gelen bıkkınlığı sesliyor;
"Yazar soruları sormayın bana avlayamazsınız, tavlayamazsınız, bağlayamazsınız..."
Altını çizemediğiniz, kesip yapıştıramadığınız tamı tamına 1000 not. Bu e-kitap iyi hoş da böyle çoğunluğu paylaşma isteği doğuran metinleri kesip paylaşamadığınızda çıldırtıcı olabiliyor.
Kontrol Kalemi’ni okumak,
280. not
“Bir gözüyle ağlayıp öbürüyle gülenler dünyası” Muratis Yalcinis
 "Her yazı kendiliğinden faniliğin hüznünü taşır."
diyen bir yazara eğilmek, kederlenmek bolca…
  269.not
Bir sabah ben uyurken, güneş kendiliğinden doğmuş üstüme…Görmedim, uyandığımda annem söyledi. Onun söylediği her şeye hemen inanırım, yoksa çoktan kapatırdım bu olayı.
Bunların “Başıboş anlarda tutulmuş gelişigüzel notlar olduğunu” söylese de yazarımız, inanmamalı bu sözlere ( o kör) okur.

 Bu yazı Notos Nisan Mayıs 2012 sayısında yayımlanmıştır