15 Ekim 2013 Salı

KİTAPLARA DAİR

İNSANIN SIRRINI KIRMAK

 Kıbrıslı yazar Gürgenç Korkmazel ikinci öykü kitabı Sırkıran’da sıradan insanlık hallerinin hüzünlü kırılganlıklarını, büyüdüğü coğrafyanın belleğine kayıtlı acıları, otoritenin dayattıklarıyla yaşamak zorunda kalan, göçmen olanın trajedisini, cinselliği, kadın-erkek ilişkilerini öyküleştiriyor. Sözcüklerle haşır neşir bir şairin kaleminden çıkmış öyküler bunlar. Kimisi şiirin tatlı tınısını taşırken, şiirsel bir söyleyişle işliyor. Anlatılmak istenen insansa, kimi zaman kolaylıkla sırrına erilen, kimi zamansa kendine bile bilinmezlerle dolu olan insan, yazarak o kapıyı azıcık olsun aralıyor Gürgenç Korkmazel. Açılan kapıdan buyur edilen okur karmaşık yollarda dolaşırken incelikli bir bakışla yaşamın, insanın çoklu bütününe beleniyor. İyi-kötü, karanlık- aydınlık çoğunu aynı anda kendinde taşıyan insanı usul bir açık etmeyle sunuyor okuruna Korkmazel.
“Ayakta durup onu seyrediyorum. Birinin uyuyuşunu seyretmek, onu çıplakken seyretmekten çok daha özel bir şey… O kadar çocuksu ve tatlı ki, gece boyu ona söylediğim ve düşündüğüm olumsuz şeyler için pişmanlık duyuyorum. Ve birden onu ve annesini terk eden “ateşte yanarken görsem üstüne işemem” dediği, babasıymışım gibi hissediyorum.
Kitapta kısacıklar da dâhil olmak üzere otuz yedi öykü yer alıyor. Öykü sayısından da anlaşılacağı gibi kısa ve vurucu metinler kurmaktan hoşlanıyor Korkmazel. Kitabın ilk öyküsü Arıkuşları bir çocuğun Kıbrıs’ın trajik tarihine paralel gelişen trajedisini sarsıcı, yıkıcı bir sonla anlatıyor. Üniformalara, askerlere öykünen, sokaklarda her gün gördüğü bu adamların dünyalarına yakından bakmak isteyen bir çocuğun yaralayıcı tanışıklığına çağırıyor okuru. Neden bilmem, kurduğu atmosfer ve savaşın dolaylı yollardan öyküye düşen gölgesiyle Keret öykülerini anımsatıyor Arıkuşları. Yazar, bir yandan silahların, üniformalıların kol gezdiği bir resmi metne taşırken, bir yandan bu karabasanı iyice umutsuzlaştıran insanın kıyıcı karanlığını ekliyor hikâyeye. Bir matruşka gibi iç içe gizlenmiş yok edicileri anlatıyor. Öykünün başından sonuna kadar aralıklarla okura eşlik eden arıkuşları çocuğun yaşadığı trajediyi daha da iyi kavramamızı sağlarken, öykü “Arıkuşları dönüp duruyordu başlarının üzerinde bir yerlerde. Onları görmüyor, sadece çılgın çığlıklarını duyuyordu.” sözleriyle sonlanıyor. Ustalıkla kurulan atmosfer, bunaltıcı sıcak, arıkuşları yaralayıcı son için bir araya getirilmiş, adeta bizi oraya götüren yolun taşlarını döşeyen önemli ayrıntılar. Böyle bakıldığında iyi düşünülmüş bir öykü Arıkuşları, odağı bütünleyen, onu daha iyi kavramamızı sağlayan etkili, yaralayıcı ayrıntıların bütüne yürüdüğü, unutulmaz bir öykü.
Korkmazel’in kalemi sıradan ayrıntıların gizlediği sızıları açık etmeye odaklı. Çoğunluk varoluş acısıyla kavrulan, yalnız, yabancılaşmış öykü kahramanları yazarıyla birlikte arayış içinde. Kimi zaman net söyleyişlerle çıksalar da okurun karşısına, bir anda daha evvel söylediklerini ters yüz edip kendilerini yalanlayabiliyorlar. Kadın-erkek ilişkilerinin arapsaçı hallerine, cinsellik, üreme içgüdülerine kendilerince yorumlar getiriyorlar “Zaten sevgi olunca ölmek de zorlaşıyor, ama özgürlük ölümü kolaylaştırıyor.”  “…Ya ölmeden önceki aşama; çoğalma, çoluk-çocuk… Çocuk yapmazsan buruşup büzülecek güzelliğin, kuruyacak kalbin, genlerin…” “Çok fazla Shakespeare sonesi okuyorsun…”
Kitapta Kıbrıslı şair Kaya Çanca’ya armağan, söyleyiş farkıyla okura şiirsel haz yaşatan bir öykü de yer alıyor. Bir şaire ve onun kurmacada yeniden yaratılan özkıyım ânına odaklı Kaya adlı öykü şairin yaşamından, şiirlerinden izler taşıyor. Daha evvel Kaya Çanca’nın yaşamı ve eserlerini konu eden bir kitap da yayımlayan Korkmazel’in Kaya Çanca’ya yaşamında açtığı özel yeri, anımsama/anımsatma arzusu belki de bu öykü… Zamanın vefasızlık çukuruna itmeye çalıştığı adlardan, kişisel tarihimize sızarak bizi değiştirenlere gönül borcu belki de…   “Yağmurdan sonra çukurlarda ölü kelebekler yüzdürmeye veya kurumuş sakangur cesetleri sektirmeye vakit yok. Eski bahçe işlerinden tırnak altında kalan toprağa içtenlik tohumları ektiydi, bastıkça etine, eziliyor. Y. Sokağı’na saptı yine. Kafese kapatılmış yabani bir hayvan gibi, sonunda hep kendi etini dişliyor. Ta en içine çekiliyor. Ağrılı kas hareketlerine bölüyor verilmemiş bir öpüşü, saplantılı bir üslup için.” “Bakınıyor, aranıyor, kesici hiçbir şey yok odada. Ampulden başka. Işığı kapatıyor. Sandalyeye basıp yükseliyor karanlıkta. Hiç tereddüt etmeden, avcunda sıkıp kırıyor sıcak ampulü ve cam kırıklarıyla kesiyor bileklerini. Kan sızıyor ince kesiklerden…”
Bir şairin elinden çıkan kimi ironik, kimi çarpıcı bir anlatımla Sırkıran kısa, incelikli öykülerde yol almaya çağırıyor okuru. Öykünün yürüdükçe çatallanan yollarında keyifli okumalar.
Bu yazı Notos Haziran Temmuz 2013 sayısında yayımlanmıştır.