24 Şubat 2021 Çarşamba
Birgün Kitap: Kalem Ortaklığına Soyunanlar: Öykücü Kadınlar (Şen...
Birgün Kitap: Kalem Ortaklığına Soyunanlar: Öykücü Kadınlar (Şen...: “Sen, kâğıdın sesine fütursuzca kulak kabartan okur… Bilmelisin ki bu satırların yazarı bir kadındır. Elinde tuttuğun sayfaya kalemin koyd...
15 Mayıs 2020 Cuma
19 Nisan 2020 Pazar
4 Şubat 2018 Pazar
Absürde yaslı kıpkısa öykuler
Kıpkısa
öyküleriyle tanınan Sine Ergün, yeni
öykü kitabı Baştankara’da da aynı
yoldan yürüyor. Yirmi öykünün yer aldığı kitap gündelik yaşamda akıp giden
yakıcı anları daha da görünür kılmaya çalışırken o anlara yeni bir gözle
bakmaya çağırıyor okuru. Ergün'ün önceki öykülerine kıyasla daha uzun sanki Baştankara’daki
öyküler. Atmosferi çatıp ayrıntılarla bezedikten sonra anlara uzanıyor bu defa.
Ergün’ün mesele ettiği şeyler sıradanın içinde normalleştirilen sakatlıklar
genellikle.
18 Mart 2016 Cuma
Denemeler
USUL YAPILAN BİR
İŞTİR YAZMAK
Öykü yazmaya
başladığım ilk günlerde, bir çırpıda sona ulaşmak isteyen, aceleci bir yanım
vardı. Kendimi dinlemeyi, aykırı metinler okumayı, yaza-ata ilerlemeyi,
yazdığım metni bir kenara bırakıp yeniden bakmayı öğrenmemle bu aceleci tutum
azaldı. Usul işmiş yazmak. Bildiklerin ve bilemediklerinle; okuyup
unuttuklarınla, eksiltip çoğalttıklarınla yapılan usul bir iş. Geçen gün bir
toplantıda; sen yazarsın, bir iki şey karalarsın hemen şuracıkta, denildiğinde
şaşırdım. Ne söylemem gerektiğini bilemedim. Bir yanıyla, herhangi bir meseleyi
sözcüklerle anlatma işinde usta olduğum düşünülüyordu elbette bu sözlerle, bir
yanıyla da yazının -okurun ilgisine sunulacak yetkinlikte bir yazının- daha çok
emek işi olduğu görmezden geliniyordu. “Daha çok emektir yazı” diyerek
gülümsedim, bir yol açmaktı amacım. Bilemiyorum başardım mı? Yazmak gerçekten
emek işi. Kurmaca bir metni özgün bir dille, kendi ışığınla yoğurarak yaratabilmek,
senden önce yazılmış olanları okuyup sindirmiş olmakla becerilebiliyor ancak.
Yaratıcı yazın daha çok yetenek işiymiş gibi görünse de ilk itkinin
ateşleyicisi, yazma edimine karşı bizi kıvrak ve arzulu kılan şey sanırım,
yetenek. Yazmaya okuyarak başlandığını düşünüyorum, daha da ileri gidip iyi
okur olmanın yenilikçi bir yazar olmayı sağladığını söylüyorum. Tutkulu bir
okur en az bir kez kurmaca metin yazmak için kalemi eline alır, hevesle. Asıl
hesaplaşma o ân başlar. Devam edebilenler yazıya emek vermek, boza-çize, okuya-
yaza yol almak zorunda olduklarını sezer bir süre sonra. İyi okurların hepsi
yazar olur, demek istemiyorum elbette ama her yazar kitaplarla hemhâl olmuş iyi
okur mertebesine ulaşmış olmalıdır bana kalırsa. Aksi takdirde ne yazılır,
nasıl yazılır, yazabilmek nasıl öğrenilir ki? Sarsıcı başlangıçlar, kuşatan,
öykünmemize yol açan yazı kalkışmaları nasıl olur?
Örneğin yazarları vardır o iyi okurların, o yazarların
kitaplarını ellerine aldıkça yazma cesareti kazanır, satırlar arasında
gezindikçe oturdukları yerde silkinip bir iki şey karalamak isterler küçük not
defterlerine. İçlerinde uyumakta olan bir şeyi uyandırır sanki o kitaplar,
karanlığa gömülü bir odayı saniyeler içinde yalayarak geçen ışıktır sözcük
dizgeleri. Yazarken izlenecek yolları, bir meselenin yalnızca atmosfer
kurularak da anlatabileceğini, kurmacanın gizli matematiğini, dilin sonsuz
varyasyonlu bir bahçe olduğunu, gündelik hayatta defalarca kullanılan sözcüklerin
bambaşka bir dizgede yer aldığında nasıl da derinlere işlediğini duyumsamanızı
sağlarlar.
Yazmak, yaşamı, insan olma durumunu anlamaya çalışarak
ilerlenen bir yolsa, bu yolda kendi dilimizi ararken koynumuzda saklı birkaç
büyülü metnimiz, adını mıh gibi aklımızda tuttuğumuz yazarlar olmalı mutlaka. Ne
zaman tıkansa kalemimiz ya da ruhumuz bir kuytuya çekilip elimizi usulca
koynumuza sokmak için.
Onat Kutlar’ ın Yunus adlı
öyküsünü okuduktan sonra incelikle kurulan atmosferin her şey demek olduğunu
nasıl bilmez insan? Sözcüklerle çizilen kasvetli kasaba evinin, kahramanlarla
harmanlanan hikâyesi okuru iliklerine kadar kedere boğarken, bu irkiltici
kaleme nasıl hayran olmaz? “Hatta içimdeki bütün o boşluk kuyularının anlam
kazandığını, bir varlığa dönüştüğünü duyar gibi oluyorum” diyen bir çocuğun,
geceyi ölümle denk tutan bakışına ve sonunda o ölümle yüzleşmesine… Bu kısacık,
birkaç sayfada anlatılıp bitirilmesine rağmen okuru derinden sarsan anlatıma
bakıp nasıl şaşırmaz yazı heveslileri? Taş avluda tıkırdayan takunya sesini,
ahırda kişneyen atı nasıl duymaz? Dışarda artan ayazın pencereye çizdiği zambakları,
sobalı evlerde yaşamış biri nasıl birden bire anımsamaz? Yazmanın usul iş olduğunu ta içinde nasıl
hissetmez? Zulasına Yunus’u atanlar, sık sık o öyküyü gizledikleri yerden
çıkarıp okuyacaklardır. Bir yazarın sırrına ermek isterseniz, üşenmeyin; onun
metinlerini alıp aynısını yazın boş bir kâğıda, yazdıkça yazdıkça onun
kaleminin sırrına erişme ihtimaliniz var, diyen büyüğümün sözleri sıkça
kulaklarımda çınlar. Birgün erinmeyip Yunus’u
yazacağım baştan sona, defalarca, yazı çoğunlukla emektir, okumakla başlayan
usul yapılan bir iştir demek için. Ne dersiniz?
*Onat Kutlar, İshak, YKY, Eylül 2009, s45
Bu yazı Dünyanın Öyküsü Dergisi'nde yayımlanmıştır.
1 Ekim 2015 Perşembe
kurmaca biyografiler: NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM? (16)
kurmaca biyografiler: NASIL YAZAR/ŞAİR OLDUM? (16): fotoğraf İmge Su Eroğlu Kendi Karanlığına Dokunmak Yazıya he...
26 Haziran 2015 Cuma
KİTAPLARA DAİR
Sözcüklerin
Kaleydoskopu: İs Odası
Belli, sezdirmekte usta bir yazar var karşımızda, doğrudan
anlatmaktan hoşlanmayan, yarattığı dili usul, sapasağlam ören, boşluklar
bırakarak okuru çağıran, kahramanlarını kiminde bir lunaparkta, kiminde küçük
bir kasabada, kiminde İstanbul sokaklarında gezdirirken neşeli, kederli öyküler
kuran… Bugünde duran sancılı bir ânın
derinlerini sözcüklerle işaret etmek isteyen, bunu da rahatlıkla başaran bir
yazar.
Doğan Yarıcı’nın yeni öykü kitabı İs Odası iki bölümden oluşuyor. Âli’yle
konuşmalar adı verilen ikinci bölümde kısacıklar yer alırken, ilk bölümde
on sekiz öykü var. Kitabın açılış öyküsü
Umami’de endoskopi masasından
çocukluğun uzun, karanlık koridoruna uzanır anlatıcı. Üniversite hastanesinde, kadavraların
yatırıldığı morgun yanındaki mutfakta çalışan babasına ulaşmak için aşmak
zorunda olduğu, çocuk aklını ölüm korkusuyla dolduran bir koridor bu. Ona göre kara, uzun, upuzun, onu içine çekecek bir
hortum gibi korkunç, bir koridor. Neyse ki gözü kapalı geçilmesi gereken
karanlığın sonunda güzel şeyler bekler anlatıcımızı. Ölüm ürpertisini her adımda
hissettiren loş koridor aşıldıktan sonra onu sevgiyle bağrına basacak bir baba,
keyifle önüne koyulan yemekler vardır. Çocuk aklıyla ölümden kaçmayı başardığı
yolun sonuna varmasıyla hak edeceği yemekler. İşte bu yüzden karnıyarık ölümü
anımsatır ona. Endoskopi masasında, içine gönderilecek hortuma bakarken de aynı
yakıcı korku vardır anlatıcımızın içinde ve o yakıcı korkunun ondan koparıp
aldıkları; annesi, babası, teyzeleri, dayıları ve çocukluk. Yaşlanmış, kamburu
çıkmış bir yetişkin olarak yattığı masada çocukluğu da ölümün ondan aldıklarına
eklemiş olması, ince bir sızı düşürür okurun içine. Bir cümle, bir nefes yazılmış
sanki öyküler. Yazmanın her şeyden çok emek olduğu özenle örüntülenmiş dilden
anlaşılıyor. Öykünün asıl meselesini bir okuyuşta anlayıp çıkarmak da zor.
Bozulup parçalanmışları bulup uç uca eklemelisiniz. Endoskopi hortumu ve
karanlık koridor arasında yaratılan ölüm metaforunu bulmak zorundasınız. Ne garip,
okura bunca yoğun el uzatıp onun tamamlayacaklarıyla bütünlenen bir öykü nasıl
oluyor da bu denli etkileyici, ilk okumada vurucu oluyor? İşte bu sorunun
yanıtı Yarıcı’nın üslubunda, okuru
saran incelikli anlatımda, alt okumalara açık cümlelerde, şiire gönül vermiş
bir yazarın elinden dökülen sözcük dizininde. Has okurun, okuma ayinlerine bir
daha, bir daha taşınacak öyküler bunlar. Daha şimdiden Umami’yi kaç kez okudum, kaç ince ayrıntıyı yenice buldum desem
ilginiz artar mı?
İs Odası’nda
aurası ölüm olan öykü çok, tıpkı insan ömrü gibi. Kitabın sevinci en bol
öykülerinden olan Zabıt bile
günebakanları aşıran çocukların bir tavuskuyruğu gibi artlarında taşıdıkları
coşkuyla açılırken, ölümün araya girişiyle bu duygu adım adım sönüveriyor.
Dilin incelikle örüldüğü, tam kararında metinler yaşama sevincinizi
çoğaltan birer armağan. Satır arasında mesele edilen o güne dek bilmekten
yorgun düştüğünüz keder yüklü insanlık halleri de olsa, iyi kitaplar kucağınıza
bırakılan kaleydoskoplar. Ana malzemesi sözcük olan bir kaleydoskop bu. Dayayın
gözünüzü, başka başka çiçeklere dönüşebilmelerine bakın. Bir çırpıda dünyayı
değiştiremezler, zaten böyle bir dertleri hiç olmamıştır, onlar okur dalgınlığınıza
sızıp, hayata bakışınızı değiştirirler siz bilemeseniz de.
Öykünün büyülü kollarında keyifli okumalar.
Bu yazı Notos'ta yayımlanmıştır.
Bu yazı Notos'ta yayımlanmıştır.
23 Mayıs 2015 Cumartesi
KİTAPLARA DAİR
İncelikli bir ilk
ses: Limon Yağmuru
Emrah Öztürk’ü kitap-lık dergisinde yayımlanan öyküleriyle
tanıdık. Çocukluğu, her an dönüp karıştırılan bir heybe gibi sırtında taşıyan Kıbrıslı
bir yazar. Onun yazı dünyasına girmek,
ne yapsak sırtımızdan inmeyen o heybeyi karıştırmak biraz, çocuk dünyasının kırılgan,
puslu evrenine bakmak. Limon Yağmuru’nun içinde yer alan
öykülerin çoğunda çocuk olma durumunun korkularından, acılarından dem
vuruluyor. Bu durum kimi öyküde şöyle bir görünüp kaybolurken kimisinde hikâyenin
kendisi oluveriyor.
Bir yanıyla hüzünlü,
bir yanıyla oyunbaz öyküler yan yana durmakta kitapta. Yazmanın ön
koşullarından birinin, kurmaca gerçekliğini sapasağlam çatmakta olduğunu bilen
bir yazar var karşımızda. Kitaptaki hemen her öyküde etkili, okuru mesele
edilen şeyin kalbine çeken bir atmosfer yaratılmış. Sıcak, kertenkeleler,
bunaltıcı evler, basık odalar, usul usul sonuna varılan olayı tamamlayan küçük
ayrıntılar… Öztürk’ün öykülerinin önemli bir bölümünde geçmişe bugünden, geride
kaldığı gerçekliği okura sezdirilerek, puslu bir uzaklıktan bakılıyor. Bu pusu
yaratmayı başarıyor yazar, sanırım bunlar yüzünden arka kapak yazısında Onat
Kutlar’ın incelikli anlatımının izinden yürüyen bir kalem olduğu vurgusu
yapılıyor. Kutlar’ın atmosfer çatmadaki başarısı düşünüldüğünde sonraki
kitapları ilgiyle beklenen bir yazar olmayı başarıyor Öztürk. Kitapta yer alan
öykülerin adları sıradan bir cümlenin içinden çekilmiş birkaç sözcük gibi,
şiirsel, alt okumalara açık bir söyleyiş yok bu adlarda. Anneee, Makas, Hafif Ezilmekte…
Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere yalınlığıyla dikkat çekiyor öykü adları.
Çocuk dünyasının merkeze çekildiği öykülerden Anneee ‘de çocukluk korkuları mesele
ediliyor. Ev ahalisinin derin uykuya geçtiği saatlerde öykü anlatıcısının tüm
dünyasını sarsarak ama sessizce yaşadığı korkular, çocuk gözünden
öyküleştiriliyor. Odayı aydınlatan ampulün renginin bile kahramanımızın korkularını
nasıl artırdığı etkileyici bir ayrıntıya dönüştürülmüş öyküde. Gecenin ve
karanlığın çocuk dünyasında çoğalan ürkütücü fısıltılarından söz ediliyor.
Karanlıkta var olan, her gece salona ıssızlık çökünce bir anda ortaya
çıkıveren, televizyon dolabının yanına kıvrılıp yatan canavardan. Anlatıcının,
kendi yatağından kalkıp annesinin yatağına gidişi kadardır öyküleştirilen zaman
ama çocuk olup da o canavarla tanışmayan, kendi yatağından anne yatağına
varılana dek atılan birkaç adımın tedirgin edici uzunluğunu bilmeyen var mı?
Asıl maharet yetişkin gözüyle, çocuk dünyasının gerçekliğini bozmadan, okuru o
korkunun parçası kılmakta değil mi? Bir yanıyla da anımsamak, çocukluğu, çocuk
dünyasını anımsamak Limon Yağmuru. Kitapta
birbirinden uzağa düşen iki anlatım var bana kalırsa.Kimi öyküde de sivri
dilli, duman huzmesinden yola çıkarak insanlığın biriktirdiği yaşamı anlama,
adlandırma deneyimine tatlı bir ironiyle yanıt veren, hin bir yazar var
karşımızda. Leonardo da Vinci, Ingmar Bergman ve Vladimir Puşkin’ den dem
vuruyor. Yaşama, sanata kendi penceresinden bakıyor. Tüm bunları anlattıktan sonra varılan yerde
onca bilginin ışığından süzülen yalınlıkla beleniyor kahraman. Gerçeküstü
anlatı yollarıyla sıçramalar yapmayı da seven Öztürk, ikilemeleri de sıkça
kullanıyor.
Okura kalan, kitabın ilk öyküsünde bir dönemin değişimine
tanıklığını anlattıktan sonra tek arzusunun hikâyeye dönüşmek olduğunu söyleyen
çamaşır leğeni gibi, Emrah Öztürk’ün kaleminde kurmacanın kendisi olmuşken hikâyeye
dönüşmek istediğini söyleyenlerin incelikli anlatımına eğilmek sanırım.
Bu yazı Notos'ta yayımlanmıştır.
Bu yazı Notos'ta yayımlanmıştır.
27 Ocak 2015 Salı
KİTAPLARA DAİR
Mevsim Normali
Sayılamayan Öyküler.
Yirmi bir
kısa öykü sığdırmış Mevsim Normalleri’ne
Neslihan Önderoğlu. Çoğu bir ândan yola çıkarak aktarılan
durumlar, insanlık halleri. Kırık dökük,
izbe mekânlar, engelli insanlar, çocuklar, erkekler, içinde yaşadığımız kültürle
doğru orantılı bir yama gibi taşınan cinsellik. Yaza anlata bitirilemeyen
çarpıklıkların kolaylıkla eksilttiği karanlık yanlarımızın açık edilmesi; yine
en çok kadınlar. Mevsim Normalleri’ndeki
öykü karakterlerinin çoğu orta sınıfa mensup insanlar; kenar mahallelerde
yaşayanlar. Kimi zaman duygulardan azade - engelli bir çocukla sevişme dürtüsü-
okuru sarsarken, kimi zaman yatalak ninesiyle yaşayan delikanlının para karşılığı
bedenini satıyor olması, öykü sonunda delikanlının duygularına yürüyen can
alıcı ayrıntılar, garip arınma yolları... Mevsim
Normalleri’ndeki öykülerin çoğu odağa çektiği duyguyu, durumu sahneler
kurarak okurda derinleştiriyor. Olayın geçeceği mekân, öykü kişilerinin devinimleri
anlatılan hikâyeyle iç içe, adım adım belirginleştiriliyor. Bir tiyatro dekoru
hazırlar gibi kuruyor olayın geçeceği art alanı yazar. Peki, böylesi bir yola
sapmak yazara ne kazandırıyor? Bana kalırsa okurda öyküyü daha gerçekçi
yankılamanın bir yolu bu. Okura anlatılmak istenen için bir araya getirilmiş
ayrıntılar bütünü sunmak. Yaşamlarımızdan seçilen ayrıntıların bir duygu ya da
durumu anlatmak için kurmacada birleştirilmesi... Edebi metin dediğimiz tam da
böyle bir şey belki ama anlatmak istediğim yalnızca fazlalıkların atılması değil
elbette. Kitapta yer alan öykülerin çoğunda hikâye, önemli bir öykü bileşeni
haline getirilen sahnelerle tamamlanıyor. Önderoğlu’nun
sahnelerinin böylesi bir ayırıcılığı var bana kalırsa. Masaj
artı duş yetmiş beş lira adlı öykü iki çocuğu ve annesine bakmak zorunda
olan bir kadının hiç de sevmediği bir işi, masaj salonunda çalışıyor olmasını
ilginç bir yolla anlatır. Kadının sabah uyanmasıyla açılan öykü ev içinden verilen
ayrıntılarla ilerler. Rahatsız bir yün
yatakta, uykusuz geçirdiği gecenin ardından iki çocuğuyla aynı odada yatmakta
olan kadınla tanıştırılır önce okur. Bu girişle kadının toplumsal sınıfına dair
can alıcı ipuçlarını verir yazar. İlerleyen bölümlerde para kazanma
nedenlerinden en önemlileri arasında sayılan yaylı yatak alma ve havı dökülmüş
halıyı kış gelmeden yenileyebilme arzusu, öykü girişinde dillendiren ayrıntıları
daha da geniş bir alana yayarak okurun gözünde resmi netleştirir. Kadının
yaptığı işten memnun olmadığını, artık bir yetişkin sayılan oğlunun kendisine
farklı davrandığını düşünmesinden, bu düşünceyi anlatıcımızın konuşma
bağlamından kopuk, birden bire annesine sorduğu “Oğlan bana ne zamandır soğuk davranıyor sanki?” sorusundan
anlarız. Annenin bu soruya verdiği yanıt daha da can yakıcıdır. Kadının çocuğa
aldığı cep telefonunun onu nasıl mutlu ettiğinden, oğlanın bu telefonu arkadaşlarına gösterirken
çok mutlu olduğundan söz eder anne ve çalışmazsan onları alamayacağımızı
biliyor, der. Masaj salonuna dair fazla ipucu verilmezken, ev içinde akıp giden
olağan bir sabahta anlatıcıyla annesi arasında geçen konuşmalardan ve
kahramanımızın verdiği küçük ayrıntılardan kadının işi, geçmişi ve çalışma koşulları
hakkında bilgi edinir okur. Kadının böylesi bir yolla para kazanıyor olmayı
içine sindiremediğini yine öykünün sonunda bir kez daha sorulan sorudan anlarız.
“Anne, çocuklar hâlâ beni seviyor mudur?” Gecenin
Ayazında adlı öyküyse içli bir “aşk” hikâyesini etkili bir yolla okura bulaştırır.
Üç arkadaşın dışarda geçirdiği bir gecenin ardından öykü anlatıcısı kızın
arkadaşlarından birine içten içe beslediği yakınlık sezdirilir. Öykünün sonuna
kadar neredeyse belirsizce anlatılan durum, yine öykünün sonunda gelen soruyla
açık edilir. Böyle bakıldığında daha da iyi kavranacaktır Önderoğlu’nun biçemi.
Mevsim Normalleri’nde yer alan öyküler
birbirinden ilginç adlarıyla da ilgi çekici. Adını sayfalar arasında salınan
insanlık durumlarından aldığını düşündüğüm kitap, mevsim normallerinde
sayılacak insanlık durumlarına mı odaklı acaba? Yoksa çoktan alışageldiğimiz
olağandışı durumların mevsim normali sayılabilecek sürekliliğine mi? Son olarak
okuru çok sayıda, genç öykü yazarıyla tanıştırmış olan Alakarga Yayınları’na küçük bir eleştiri. Bunca emekle hazırlanan bir
kitapta daha iyi bir düzeltmen çalışması gerekli değil mi? Zira kitapta yer
alan kimi eksikler öykü okurunun tadını kaçırıveriyor. –ketçaba yerine ketçapa
yazılması ve kimi anlatım bozuklukları gibi- İlk kitabı İçeri Girmez miydiniz ile 2013 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü almış
olan Önderoğlu’ndan kederli, rahatsız
edici, sıcak, mevsim normali sayılamayacak denli yaralayıcı hallerimize işaret
eden öyküler... Keyifli okumalar.
Bu yazı Notos'ta yayınlanmıştır.
20 Eylül 2014 Cumartesi
KİTAPLARA DAİR
Yazıların Kardeşliği
“…Edebiyat
üzerine bir şeyler yazmak, o metnin bize fısıldadıklarını derli toplu ifade
etmeye çalışmak, yazarın o metni kurarken kendisine dert ettiği şeyleri sanki
daha net görmeyi mümkün kılıyor. Yazı bittiğinde başlarken aklınızda olmayan
şeyleri kâğıda dökmüş olarak bulabiliyorsunuz kendinizi. Yazının gizi, gücü ya
da belki de: Yazılmış bir metin üzerine yazmaya kalkıştığınızda konu aldığınız
metin kendini daha da açıyor- ‘yazıların kardeşliği’ mi demeli buna?”
Behçet Çelik,
yazarlar ve kitaplara dair denemelerini derlediği Ateşe Atılmış Bir Çiçek adlı kitabının sunuş bölümünde böyle
sesleniyor okuruna; metne yakınlaştıkça açığa çıkan “Yazıların kardeşliği.” Yazma
eyleminin bizden öncekileri okuyarak, onlara öykünerek başladığını
düşündüğümüzde her yazarın hayatında nasıl da önemlidir kendi okumaları, bu
okumaları derli toplu yazılara taşındığında açığa çıkan “yazıların kardeşliği”.
Metinlerin - görece- ayrıntılı okumalar, incelikli eğilmeler sonucunda fark edilen
çoklu kapılardan oluştuğunu, yazıldığı dönemin ardından unutulmaya bırakılmış
nice nitelikli eserin bu tür yoksunluklar yüzünden silinip gittiğini
söyleyebiliriz. Onlara, yakın
bakış, aynı zamanda yazma sürecine,
yazara da yakınlaşmaktır. Eserlerin ve yazarların biricikliği böylesi
yakınlaşmalar sonucunda daha da iyi kavranır. Her yazar başka hayatlardan kopup gelmiş,
diğerlerinden ayrılan bileşenlerle kendi olmuştur, bunun yazıya yansıması
metinleri okur nezdinde daha da büyülü kılmaktadır. Burada ilginç bir
çalışmadan söz edelim, sınırlı sayıda sözcük birden çok yazara verilir ve her
birinden bir metin istenir. Çalışma tamamlandığında her yazarın farklı bir
metin oluşturduğu görülür.
Kimi okur ve
yazar için de yapıtların satır aralarına bakmak, orada yazarın izlerini aramak;
yapıtın yaşamla bağını, politik, psikolojik, sosyolojik açıdan kurmak; kendini
derinden etkileyen yazara yakınlaşmak merak konusudur. Bana kalırsa bu
çalışmalar yapıtların farklı bir platformda salınması, yeniden hayat bulması,
bugüne taşınmasıdır ki bu durum okurlar açısından da heyecan vericidir. Selim
İleri’nin ifadesiyle “öykücü, romancı B. Çelik’in kadirbilir tutumunun
saptandığı”- Radikal Kitap 30.12.2012 -Ateşe
Atılmış Bir Çiçek geçmişten günümüze birçok yazara incelikle eğilmekte,
onları bugünün okuruna hatırlatmaktadır.
Adını,
Çelik’in kitabı ithaf ettiği arkadaşının Yunancadan çevirdiği şarkının
dizesinden alan kitap, sayfalar arasında yer alan adlarla da Ateşe Atılmış Bir Çiçek midir?
Bilmiyorum Behçet Çelik benim gibi düşündü mü, ama kitaba konuk olan yazarların
çoğunun o şarkıdaki gibi göçüp gittiğini düşünürsek, onların da ateşe atılmış
birer çiçek olduğunu düşünmek isterim. Kimler
yok ki o çiçekler arasında; Sait Faik, Sabahattin
Ali, Esendal, İlhan Tarus, Suat Derviş, Nazım Hikmet, Ayhan Bozfırat, bir öykü antolojisi sayfalarında tanıyıp
hayran olduğum Kenan Hulusi ve diğerleri. Örneğin Nazım Hikmet’in hikâyelerini
bilir miydiniz? Bu hikâyeleri hangi dergilerde yayımladığını, Şeyh Bedrettin destanını
yayımlamadan önce destanda yer alacak kimi dizelerin “Bedrettin’in Ölüsü” adlı hikâyede yer
aldığını, Nazım’ın kadın-erkek ilişkilerine dair hikâyeler yazdığını, bunların
kiminde kantarın topuzunu kadınlar aleyhine kaçırdığını “Kadın-erkek ilişkileri, aşk, sadakat gibi
konuları ele alan hikâyelerde Nazım Hikmet’in çoğunlukla aşkın maddiyatla
ilişkilendirildiği “şeyleşmiş” çağdaş evliliklerin, üstü örtülen yanını açığa
çıkarmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Bazı hikâyelerde, kadınların maddiyat
düşkünlüğüne ya da sadakatsizliklerine yaptığı vurguda kantarın topuzunu
kadınların aleyhine kaçtığını da itiraf etmek gerek. Altın oltaya takılan
nedense dişi balıktır, erkek balık değildir!”
Sunuş
yazısında “Bir edebiyat kitabı üzerine düşünmek, ister istemez insanın yaşadığı
dünya ve kendisi hakkında da düşünmesine neden oluyor. Farkında olmadan
değişiyoruz, fikrimiz, dilimiz, bakışımız, baktığımız yerde gördüklerimiz, iç
dünyamız, hissetme ve bunu ifade etme biçimimiz değişiyor.” diyor Çelik. Edebiyatın
gücünü hatırlatan bu derinli bakışı kitapta Esendal’a ayrılan bölümde yazara
sorulan “Toplum meseleleri karşısında
sanatçının durumu ve tavrı ne olmalıdır?” sorusuna Esendal’ın verdiği yanıtı
yorumlarken daha da genişletiyor Çelik. “Edebiyatçılarımız arasında siyasi olarak en
yüksek düzeyde görevde bulunmuş olan Esendal, İkinci Dünya Savaşı yıllarında
CHP’nin genel sekreterliğini yapmış, önemli bir siyasi kişiliktir. Bu durumun
kaçınılmaz sonucu olarak yapıtlarının siyasi yönünün baskın olması beklenebilir…
Bununla birlikte, onun hikâyeleri daha çok içerdiği insani sıcaklık, anlatım ve
dildeki yalınlığı ile gündeme gelmiştir; siyasi tezleriyle değil. Aynı biçimde,
bugün, siyasi tezlerinden pek söz edilmese de Türkçe hikâyeden söz edildiğinde
ilk akla gelen isimlerden biridir.” Bu paragrafı “… bu durumu sanatın
politikadan, yapıtın yazardan özerkleşmesi olarak algılayabilir miyiz?” sorusuyla
bitiriyor. Bu soruya evet yanıtını verirken politikacı Esendal‘ı geçip geleceği
kucaklayan Esendal hikâyelerine eğiliyoruz.
Bu yazıları
bir şeyler öğrenmek için kaleme aldığını söyleyen Çelik “Metnin ruhu yazarın
iradesine tabi değildir. Mutlaka yazarı yazmaya iten saikler, anlatmak,
göstermek istediği şeyler vardır. Ama metnin ruhu bunlardan özerk olarak ortaya
çıkmış olabilir,” diye eklemektedir.
Çelik’in bakışıyla yazarlara ve yapıtlara eğilmek, onların “yazarın
iradesinden özerk olarak açığa çıkmış” ruhlarına yakınlaşmak isteyenlere
heyecan verici bir yol arkadaşlığı teklifidir Ateşe Atılmış Bir Çiçek. Yapıtların satır aralarından yazarlara
bakmayı seven okurlara keyifle…
*Behçet
Çelik “Eleştiri ve Metnin Ruhu”
8 Ağustos 2014 Cuma
4 Haziran 2014 Çarşamba
KİTAPLARA DAİR
Öykünün Özgün Sesi:
Berna Durmaz
Berna Durmaz
masalsı bir anlatımla bezediği sokağın sesini, sokağın sözcükleriyle adım adım
çoğaltan öyküler kuruyor. Düşle gerçek
arasında salınıp duran bir sarkaç onun kalemi, gerçeğin altını gerçeküstü
anlatı ögeleriyle çiziyor. Okur, öykünün içinde gizli olanı o çoğul seslerin
ardında buluyor, usulca. Kiminde iki ayrı tepenin başına, karşılıklı oturtuyor
öykü kahramanlarını, kiminde bir yıldızın düşüşüyle ana rahminde filizlenmeye
başlayan engelli bir çocuğun trajik yaşamını konu ediniyor. Geleneğe yaslı bir
anlatımı var Durmaz’ın. Sözlü edebiyatın ustalıkla bugüne taşıdığı
bir mirasın içinde eğliyor okurunu. Bir yanıyla ninelerimizden dinleyerek
büyüdüğümüz masalların dilini, tadını bulurken onun öykülerinde, bir yanıyla
masallarda olmayan bir yakıcılığın içinde geziniyoruz. Çünkü Durmaz’ın öykülerinde
iyiler kazanmıyor, talih kuşu uçmuyor, uçsa da yıllarını “haksızlığa uğramış” biri
olarak geçiren gencin başına konup onu padişah yapmıyor. Onun kaleminde tüm masal ögeleri göre göre
yabancılaştığımız yakıcı meseleleri anlatmak, yoksul, ötekileştirilmiş, eksik olan/
eksik bırakılan insanların masallarda anlatılmaya değer bulunmayan hikâyelerini;
kurmacanın dünyasına çocukluktan aşina olduğumuz bir dille, masal diliyle
taşımak için bir araya getiriliyor. Bilmem Durmaz
böyle düşünmüş müdür ama onun kalemi bugüne dek bize anlatılmış masallara içli
bir itirazı, yine masalların diliyle söylüyor. Genlerimizde kodlu olanın diliyle,
sanat ve edebiyat için çokça tanıdık ama egemen olan için bilinçle görmezden
gelinenleri, masal anlatırmış gibi işaret ediyor. “Ne yüzler, ne insanlar gelir geçer de bir zulüm kalır yeryüzünde.
Bir fasit dairedir zulüm…” dedirtiveriyor örneğin hiç beklemediğiniz bir
karaktere. Hayatta zurnasından başka bir
tutarı, bir derdi olmayan adama ölüm döşeğinde söyletiyor hem de bunu. Gülmece
unsurlarıyla bezeli metnin içine ekliyor bu yakıcı cümleyi.
Berna Durmaz’ın
hikâyelerini anlattığı insanlar kasabalarda, kenar mahallelerde yaşıyor. Hayatlarındaki
sıkışmışlığa doğaüstü yöntemlerle çözüm arayan karakterler bunlar, nazara
geldiklerinde kurşun döktüren, okunmuş su içen, mahalledeki muskacıya giden
insanlar. Tüm bunlardan anlayabileceğimiz gibi halkın değer ve inanç sistemini
iyi bilen, o inanç sistemiyle koşut halk arasında kullanılan sözcükleri yazın
diline taşımayı başarmış bir öykücü var karşımızda. İkilemeler, deyimler,
yöresel söyleyişler neredeyse her öyküsünde yer alıyor Durmaz’ın. Halk
anlatılarında sıklıkla kullanılan aykırı olanların birlikteliği, onun
öykülerinde şaşırtıcı bir kıvraklıkla yer alıyor. Trajedi ve gülmeceyi sağlam bir anlatı ögesi
olarak kullandığı Lokma adlı öykü;
bir düğün sofrasında, tepside kalan son eti kapışma savaşının öykü kahramanımızın
ağzından, gülmeceye varan bir anlatımla açılırken, yine aynı dil sofradaki
kapışma sahnesi kadar doğal, işlenen bir cinayeti anlatıyor.
Durmaz’ın kitaplarından Tepedeki Kadın ve Bir Hal Var Sende’deki
öykülerin çoğu okuru metne sımsıkı bağlayan bir giriş paragrafı ya da cümlesiyle
açılıyor. Bir merak, bir hareket taşıyan bu etkili girişin ardından yine Durmaz’ın kaleminin karakteristik özelliği
olan masalsı anlatımla akıp gidiyor öyküler. Böyle bakıldığında da öyküye kafa
yoran bir yazar olduğunu düşündürüyor Durmaz.
Dar alanda, sözü tartarak kullanmaksa öykü, eksilterek anlatmak, ilk cümleyle
okuru metinle kalmaya ikna etmekse o bunu başarıyor. Bir Hal Var Sende adlı kitabındaki öykülerin çoğu böyle etkili bir
girişle açılıyor. Bu yöntem okuru metne çağırırken, bir yazar olarak Durmaz’ı
da öykü kurma düşüncesine götüren bir itki olabilir mi? Berna Durmaz’ın ilk kitabı Tepedeki
Kadın’da öykünün meselesinden daha önde durarak odak haline gelen metaforik
anlatım, sonraki kitaplarında etkinliğini azaltarak olağan bir anlatı ögesine
dönüşüyor. Yine bu kitapta yer alan Göğün Kara Noktası adlı öyküye
kahramanımızı gittiği her yerde izleyen gökyüzündeki kara noktayla ölüm arasında
kurulan metaforik bağ damgasını vurur. Öykünün odağını oluşturan bu anlatım baştan
sona dek okura eşlik eder. Bir Hal Var Sende’de yer alan Yılanın Gözü adlı öyküyse meselesi tam
olarak kavranamayan, masalsı söyleyişin öykü bileşenlerinin önüne geçtiği
baskın bir duruşla işler. Okur öyküyü bitirdiğinde başa dönüp bir kez daha
bakmak zorunda hisseder kendini. Yazar tüm bunları bana neden anlattı,
sorusuysa öylece asılı kalır boşlukta. Durmaz
ikinci kitabı Bir Hal Var Sende’yi üç
bölümde toplar Taş, Kuş ve Göl adını verdiği bölümlerde altışar öykü
yer alır. Yine bu kitapta yer alan son öykü Çakıltaşı
yazarın üçüncü kitabı Bir Fasit Daire’de
yer alan Bir Külah Güllü Lokum adlı öyküsüyle benzer bir yerde durur. Yazma
sürecinin ve yazınsal yapıtların yaşamdaki karşılığı nedir, sorusunun peşine
düşen öykülerdir bunlar. Çakıltaşı çoğul anlatımın kullanıldığı Durmaz’ın imzası sayılan masalsı
anlatımın, halk arasında kullanılan söz kalıplarının pek de görülmediği bir
öyküdür. Oğuz Atay’ın Demiryolu
Hikâyecileri- Bir Rüya adlı öyküsüne de kimi yerlerde dokunduğunu
düşündüğüm her iki öyküden Çakıltaşı belki
de Durmaz’ın kaleminde kendi yazın macerasına
eğilen ironik bir bakış taşımaktadır kim bilir?
Durmaz’ın son kitabı Bir Fasit Daire’deki kahramanların
çoğu Çingenedir; saksafon çalan, kalaycılık, sepetçilik yapan, fal bakarak
yaşamlarını sürdüren, yerleşik hayatı kendi benliklerine inen yakıcı bir tokat
gibi gören göçerlerdir onlar. Ağlayan Dağ Susan Nehir adlı romanında Ayşegül Devecioğlu’nun; Yol yorgunudur Çingeneler… Yerleşikliğin
imkânsız olduğunu bilir, yerleşik hayatı
kekeleyerek yaşarlar, diye tanımladığı Çingenelerledir çoğunlukla Durmaz’ın hikâyesini anlatmak
istedikleri. Bir fasit daireyse zulüm
o fasit dairenin içinde yok pahasına çiğnenip tükürülenlerdendir onlar. Yerleşik hayata geçmiş olanlar tarafından aşağılanan,
hiçbir yerde kök salmama tutkusunun, özgürlükle denk ilerleyişini sezmiş
olanlardır onlar, kimi düşünürlerin sonra sonra bulduğu yolda olma durumunu doğal
olarak yaşayanlar, varı yoğu yol olanlardır. Nitekim Bir Fasit Daire adlı kitabında Durmaz
kahramanı Zarif’e ; Bana dedi, olma göçerlerden hiç saygın
değil. Ol sen de şehirdekiler gibi. Sat atları, al ayakkabı boyama sandığını,
çık şehrin meydanına otur, fena mı? Fena be ana, dedim ben de ona. Ben oturamam
onlar gibi kıçımın üzerinde, atalarımın yaptığı gibi hep bir yerden bir yere
göçmek isterim, diye anlatacaktır yol ve Çingene ilişkisini.
Bir Fasit Daire yedi bölümden oluşur.
Kitapta yer alan kahramanların adlarını taşıyan bölümlerde anlatılan ana hikâye
sondan başa doğru giden sıçramalı bir zaman diziniyle aktarılır. Yazar bir ortaoyunu sahnesindeymişsiniz gibi
olayları anlatırken bölümlere adlarını verdiği kahramanlarla tanıştırır okuru.
Anlatılan ana meselenin gerisinde Çingene kültürünü eksiksiz çizmeye çalışan
bir kalem olduğunu hemen sezinleriz. Öyle ki anlatmak istediklerini o
insanların kültürel ögeleri, gündelik yaşamları eşliğinde yapmaktadır yazar. Bu
haliyle bakıldığında günlük yaşamı yanılsamalı, eğip bükmeli olarak kendinde
taşıyan kurmaca metinlerin, gerçeklikten
beslenen en gerekli yanını, sahici
atmosferle söz söyleyebilme becerisini yakalamış olur yazar. Çingeneler arasında
yabancılaşma odaklı ayrışmayı da öykü konusu yapar Durmaz. Yine Çingeneler içinde yükselen asimile edilmiş sesleri de
dillendirir. Kitaba damgasını vuran aşk hikâyesinin kahramanlarından Hasret’in annesi bu yaklaşıma tipik bir
örnektir. Hasret’in, göçerliği yaşam
biçimi olarak benimsemiş olan Zarif’e,
aşkını kabullenemez anne. Bir yanıyla da zalim bir kadın görüntüsü çizerek Hasret’i Zarif’ten koparmak için her yola başvurur. Yine aynı bölümde okurla
tanıştırılan Hasret’in alkolik babasıysa
sıcak, varoluş kaygısıyla yüklü, kendini tüketen kişiliğiyle okurun sempatisini
kazanmayı başarır. Hasret’e
özgürlüğünü veren de yine baba olacaktır.
Bir Fasit Daire,
Durmaz kitapları arasında önermesi en net olanı bana kalırsa. Burada şunu da belirtmeli; kitapta, kimi bölümlere
adını vermiş kahramanların, kendi adlarını taşıyan bölümlerde anlatılan
hikâyelerde, bölüm adı olamayacak denli az yer alıyor olması, okur olarak
kafamı karıştırdı. Örneğin daha çok Hasret’in
yaşamıyla, aşkıyla tanıştırıldığımız bölüme Zarif
adının verilmiş olması gibi. Bu
yanılsamayı yaratan ilk bölümde tam kararında bir anlatımla, kendi adını
taşıyan bölümde, Cemafer’le tanıştırılmış
olmamız belki de.
Bir Fasit Daire
kendi içinde bağlaşık öykülerden oluşur.
Sevgül’ün hikâyesi ülkemize özgü kadınlık durumunu çarpıcı bir sonla
aktarırken, kitabın kapanış bölümünün Kakava Şenlikleri’nde tekrar edilen ritüellerden
izler taşımasıysa tanıdık, bambaşka bir keyif verir. Okur olarak baştan sona
dek peşinde yürüdüğümüz zurnanın, el değiştirerek ses vermesiyse varoluşlarını
müzikle tamamlayan Çingeneler için dillendirilmiş umut dolu bir son sestir.
Bu yazı Sarnıç Öykü'de yayımlanmıştır.
17 Şubat 2014 Pazartesi
KİTAPLARA DAİR
Usul akan su: Munro
Alıce Munro uzun öyküler yazıyor. Bir cümle ya da paragrafı
etkili kılmak, o cümle ya da paragrafı kurmacanın gerçekliğine sımsıkı bağlamak
için yazılmış onlarca sayfa. Ne kaybeder ki daha kısa olsa, sorusuna verdiğiniz
yanıt Munro’nun kalemini, onunla aynı yola düşmüş olanlardan ayıran, onu biricikleştiren
şey oluyor. Nerdeyse hemen her öyküsüne kahramanlarından birinin adıyla,
birden, giriş yapıyor Munro. Okuru hazırlamadan, bir girizgâha gereksinim
duymadan yapıyor bunu. Kurmaca metinler için
okuru metnin dışına savurma ihtimali olan bu yöntem onun için özenle yinelenen
bir seremoni sanki. Öykülerinde yer alan insanlar genellikle gündelik yaşamın
içinde hemen fark edeceğiniz, ilk bakışta göze çarpan kişilikler değil, ama anlatmayı
tercih ettiği hikâyeler çoğunlukla ayrıksı, kederli, sinsice tercihlerle, yüzleşmelerle,
tükenişlerle, yalanlarla dolu insan aklının sıçramalı anları. Munro okumak berrak bir suya eğilmek, usul
akan suyun içinde dipteki çakıl taşlarına bakmak, o çakıl taşlarının yalnızca
kendilerine dayanan hikâyelerini dinlemek gibi… Ondan dinlediğiniz ışıltısıyla
göz kamaştıran salınışların sahibi hayatlar değil, yaşamın içinde usulca,
çekingen, geride akıp giden, başkalığını o ıssızlığa armağan edenler; kadınlar,
çocuklar çoğunluk. Zihnimde berrak su algısı yaratan Munro’nun dili, anlatım
biçimi belki de… O, anlatmak istediği “kesikleri” uzun bir ön anlatıyla
besliyor, adeta metni bu ön anlatıda var ediyor. Yazının girişinde söz
ettiğimiz uzunluğun karşılığı tam da bu bana kalırsa. Bazı Kadınlar adlı kitabının ilk öyküsü Boyutlar, kocası tarafından üç çocuğu öldürülen bir kadının kendi
içine gizli, bağımlılığa varan ilişkisini anlatıyor. Kocasıyla kavga ettikten
sonra bir geceliğine evden uzaklaşıp arkadaşında kalan öykü kahramanı sabaha
evine döndüğünde çocuklarının cesetleriyle karşılaşır. Kocaya yaptığının nedeni
sorulduğunda “onları ıstıraptan kurtardığını” söyler, adamın söz ettiği
“annelerinin onları terk etmesinin yol açtığı ıstırap”tır. Kocası
tutuklandıktan sonra da onu görmeye devam eden kadın, bu davranışıyla okuru
şaşırtmaz. Yazar, kahramanını öyle ustaca çizer ki kadının, çocuklarını öldüren
adamı hapiste yatarken bile düzenli olarak ziyaret etmesi okur tarafından
şaşırtıcı bulunmaz. Ama Munro bu… Okur, kadının edilgen tavırlarına ikna
olmuşken öykünün sonu şaşırtıcı bir sapağı işaret eden bir olayla noktalanıverir.
Munro’nun öyküleri beklenmedik odak
değişiklikleriyle ilerler çoğunluk, öykünün yarısında hikâyesine tanıklık
ettiğiniz karakter birden kenarda bırakılır ve öyküye beklenmedik anda giren
yeni karakterin hikâyesi merkeze çekilebilir. Okur bu değişimi ancak öykü bittikten
sonra fark eder. Bir yönüyle var ettiklerini, tam karşıtı üzerinden de
anlatmayı tercih eder Munro, böylece kurduğu metin daha geniş bir alanda
yankılandığı gibi, yazar da taraf olmaktan kurtulmuştur. Bu anlatım biçimiyle
de gerçeğe bir adım daha yakınlaşmış olur onun metni, yaşam da tüm
karşıtlıkları içinde barındırmakta değil midir çoğu zaman? Yüzeyde akıp
gidenler değil, derinler ilgilendirir onu. Öykü kişiliklerini okurun gözünde sahici
kılacak ayrıntı, davranış ve sözleri ustalıkla kurar, anlatmaz, verilen
ayrıntılarla kurmacanın sahiciliğini yaratır. Ama yine de bir yazar için pek
tercih edilesi şeylerden olmasa gerek, yaratmak istediğiniz duyguya adım adım
yürüyen metni, karşıtlıklarla menzilinden saptırmak. Ama o yapar bunu. Yüz
adlı öyküde baba ve yüzünün sağ tarafı yaygın şekilde doğum lekesiyle kaplı
oğul arasında bir çatışma yaratır ve okuru oğuldan yana olmaya ikna eder. Bu
çatışmayla başlayan öykü, babanın neredeyse daha öykünün başında aniden
ölümüyle alaşağı edilir. Öyle uzun uzadıya anlatmaz babanın ölümünü, yalnızca
bir cümlede yapar bunu. Yüzündeki lekeden dolayı oğlundan nefret eden baba ve
oğluyla daha sağlıklı ilişki kuran anne arasında bir tercih yapması beklenen
okur birden ortada kalır. Her duygunun uçlarda yankılanmasıyla ortaya çıkan
yaralayıcı durumları anlatmak istemektedir belki de yazar. İnsan dediğinizin
içinde onlarca karşıtlığı aynı anda taşıyan, kendine bile bilinmez bir varlık
olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Ama yine de babanın ölümüyle okurun koştuğu
yol değişiverir, ustalıksa sonrasının nasıl kurulduğundadır. Öykü bittiğinde
başlangıçta yazarın işaret ettiği noktanın çok uzağındadır okur. Zayıf olanın
da zalimleşebileceğini, öğrenilmiş bir iyilik duygusunun nasıl da yanıltıcı
olabileceğini, gerçeğin çoğunlukla saf doğrunun uzağında bir yerlere düştüğünü
deneyimler okur.
Kanadalı eleştirmenlerin bizim Çehov’umuz diye tanımladıkları
Munro 2013 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi. 1931 doğumlu olan yazar daha pek çok
sayıda uluslararası önemli ödül de almıştır. Kendi ülkesi dışında birçok okurla
da buluşmayı başaran yazar onunla yapılan bir söyleşide yazın macerasını şöyle
anlatır: “Yıllarca alıştırma olsun diye öykü yazdığımı sandım, roman yazmak
için yavaş yavaş kendimi geliştirdiğimi düşündüm. Sonra elimden gelenin bu
kadar olduğunu fark ettim ve başlangıçta teselli ödülü olarak gördüğüm
öykülerde ustalaştım.” Bunca alçakgönüllü bir bakışla yaratılan bir öykü
dünyası var karşımızda, yıllardır okunan ve okunmaya devam edilecek olan bir
öykü dünyası. Kitaplarının durduğu yükseğe rağmen kendini yalın bir bakışta
eğleyen Munro’ya ne demeli? Yazmak bizi değil ruhlarımızı yükseltir, o da
nadiren, diyen Munro hayranı dostumun söylediği gibi ruhu ve kalemi “yüksek”
inceliklerle dolu bir yazara… Munro’ya…
Bu yazı BirGün Gazetesi Kitap Eki'nde yayımlanmıştır.
26 Kasım 2013 Salı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












