15 Nisan 2012 Pazar

Kitaplara Dair


Sarsıcı Bir Tanışma: Güzellik Salonu
Mario Bellatin
Notos Kitap
54 sayfa
  Mario Bellatin’in Türkçeye çevrilen ilk kitabı Güzellik Salonu “Birkaç yıl oluyor, akvaryumlara olan ilgim beni güzellik salonumu rengârenk balıklarla süslemeye yöneltti. Bu günlerdeyse, salon, son günlerini geçirecek yeri olmayanlar için bir Ölüm Evi’ne dönüştüğünden…” diye başlıyor. Bu çarpıcı giriş okura, bildik bir metinle karşı karşıya olmadığını hissettiriyor. Anlatılanlar akvaryum ve balıklarmış gibi dururken geride, daha sarsıcı olanın varlığıyla irkiliyoruz; bir ölüm evine dönüşen güzellik salonu. Buraya kadar zihnimize çizilenler yazarımızın üslubunu duyuran yakıcı bir ilk nefes. Kalbimiz onun anlatımıyla iğnelenmeye hazır.

 Kendi ülkesinde Honor Books in Literature ödülünü de almış olan Güzellik Salonu homofobik bir toplumun insan olma sınırlarını, aykırı olan üzerinden, duygusal tanımlamalara girmeden aktarıyor.  Kitabın başına Kavabata Yasunari’den alınan epigraf, içine yürüdüğümüz metnin kanatıcı olacağının habercisi, “Her türlü insanlık dışı davranış, zamanla insana dönüşür”
Okumaya başlamadan önce ağırlıksız bir dokunuşla elinizde duran kitap, bitirdiğinizde o tüketici aurayı üzerinize yayıp soluksuz bırakıyor. Muhteşem bir buluşa imza atan Bellatin, okuru sarsan bir dil, ayrıntı seçimi ve özenle kurulan atmosferle, kısacık ama etkileyici bir anlatı yaratmayı başarıyor. Görmezden geldiklerimizden biri- kadın elbiseleri giyerek sokaklarda seks yapan bir erkek-tam karşımızda duruyor. Kitabın sayfaları ilerledikçe bu sıra dışı karakter gelip karşımıza oturuyor,  biz istemesek de o, karanlık dünyaların kapılarını gözlerimize bakarak, evimizin içinden açıyor. Bellatin’in başarısı, yarattığı yabancılaşmış karakteri okurun zihnine mıhlamasında yatıyor. Bu çarpıcı konuyu kahramanına acımadan, okurun acımasına da izin vermeden işlemeyi başarıyor. Hatta anlatıcıyı öyle bir yere taşıyor ki, çoğu zaman hovarda, duygusuz, dürtüsel davranışların ötesine geçemeyen biriyle karşı karşıyaymışız gibi… Başlangıçta, balıkları sevdiği için güzellik salonunu akvaryumlarla süsleyen, öldüklerindeyse onları klozete atıp sifonu çeken; kısa bir süre de olsa, duygusal bağ kurduğu genç adamın cesedini, yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir kütle olarak gören; zevkleri sıklıkla değişen; Ölüm Evi’nde barınanlardan minnettarlıklarını, kendisinin ne kadar iyi göründüğünü ifade ederek yerine getirmelerini bekleyen biri.  Bunca şeye karşın sokakta ölmekten başka seçeneği kalmayanlara güzellik salonunu açan, onlara çorba pişirip çarşaflarını değiştiren, öldüklerinde onları gömen de aynı kişi. ”Bir hastayı ilk kabul edişim yanımda çalışan bir gencin ricasıyla oldu. Daha önce Homokatilleri Çetesi ya da şehirde dolaşan saldırganlar tarafından yaralanmış birine yardım ettiğimizi anlatmıştım, ama o zaman tek yaptığım geçici bir barınak sağlamaktı. Yaralılar bir süre sonra kendi özgür iradeleriyle salonu terk ediyorlardı. Ama bu sefer iş arkadaşlarımdan biri, yakın bir dostunun ölümün eşiğinde olduğunu ve onu hiçbir hastaneye almadıklarını anlattı. Ailesi de hastayla ilgilenmek istemiyordu. Maddi olanaksızlıklar yüzünden tek seçeneği şehirdeki bir nehrin köprüsü altında ölmekti”
 Anlatı boyunca ana hikâyeye eşlik eden akvaryumlar, melek, tetra, japon balıkları ve lepistesler, Ölüm Evi sakinlerinin kaderini daha da görünür kılan bir büyütece dönüşüyor yazarımızın dilinde.

Bellatin, okuruna yarattığı karaktere yakınlaşma şansı vermiyor. Bu da ustaca gösterilen yaraya dokunma, kitabın sayfalarını hafifleyerek kapatma ihtimalini ortadan kaldırıyor. Oraya, yerinize çökertilip izleyici kılınıyorsunuz.  Ve yazar, kitabın ortasına koyduğu kendi fotoğrafından, sol elinin boşluğuna metal kanca takılı bir adam olarak gözlerinize bakıyor.  Üzerinde düşünülmesi gerekenlerden biri de Bellatin’in, kitabın ortasına neden bu fotoğrafı koyduğu. Bu bir meydan okuma, yarattığı karakterle el ele verip dayatılanlara “karşı durma” eylemi olabilir mi?
Bu can yakıcı kitap Nilgün Marmara’nın “Düşü Ne Biliyorum” adlı şiirindeki şu dizelerle kapatıyor zihnimde açtığı kapıyı;
“Ey, iki adımlık yerküre
Senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!”
Ve bu defa arka bahçeyi gören, kadın gibi hissettiği için itilen bir erkek.

 Bu yazı Notos'ta yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder